FeaturedBir insan söylediği şeylerden çok söylemedikleriyle de insanlaşır.

________________(Albert Camus)

Özgürlük yasaların müsaade ettiği her şeyi yapmak hakkıdır.

__________________ (Montesquieu)

 

Uygur Kültürü


Uygur devleti başkanlarına bir süre sonra kağan yerine kutsal mutluluk anlamına gelen "İduk Kut" unvanı verilmeye başlanmıştır. Daha sonraları devletin merkezinin adı da İduk Kut olmuştur, ismi Hoca olan kışlık merkez bu yeni adı alırken, yazlık merkez olarak Beşbalık kenti korunmuştur. Uygur devleti bağımsızlık döneminin sona ermesinden sonra, önce Karahitaylar devletine sonra da Cengiz Han'ın Moğol devletine bağlanmıştır. Bununla beraber son Uygur sülalesinin teslim oluşuna kadar sürdüğü anlaşılmaktadır. Uygurlar sahip oldukları bilgi ve kültür ile, bağlandıkları devlet içinde kendilerini göstermişler ve her zaman devlet yönetiminde önemli makamlara gelebilmişlerdir.
Maniheizm dini Uygurlar'ı savaşçı ve göçebe bir ulus olmaktan çıkaran en önemli etken olmuştur. Bu dinin müzik ve resmi desteklemesi nedeniyle Uygurlar'da sanat ve kültür çok ileri düzeyde gelişmiştir. Uygurlar'ın Mani minyatür resminin, İran ve Hint minyatürcülüğünün kaynağı olduğu benimsenmektedir. Mabetlerde bulunan Uygur freskleri de bu sanat dalının üstün örnekleri olarak zamanımıza kadar gelmiştir. Bunların dışında Turfan'da yapılan kazılarda ipek üzerine boyanmış sayısız resimler bulunmuştur.
Turfan yöresinde yapılan kazılar, Budizmin etkilerini taşıyan birçok eseri gün ışığına çıkarmıştır. Bu kazılarda Koço, Yarkoto, Martuk ve Tuyuk Budist tapınaklarından kalıntılar da bulunmuştur. Buralarda bulunan eserler eski Türk tarzı, daha yeni Türk tarzı ve en yeni dönem diye başlıca üç gruba ayrılmıştır. Bezeklik ve Murtuk'ta bulunan Fresklerde Uygur Budist erkek ve kadın hayırsahiplerinin sembollerine rastlanılmıştır. Bu freskler kültür tarihi bakımından olduğu kadar gerçekçilikleri dolayısıyla ırk antropolojisi bakımından da ilgi çekicidirler. Resimlerde Turan ve Ön Asya tipi özellikleri açıkça görülmektedir Kazılardan yalnız Uygur Budizmi'nin sanat eserleri değil, Türk diliyle yazılmış bir yığın kutsal kitap da çıkmıştır. Yunanca, Süryanice, Sanskritçe dillerinden Uygurca'ya çevrilmiş eserler arasında Budizmin bazı önemli eserlerinin çevirileri de vardır.
Uygurlar Avrupalılardan yüzyıllarca önce kâğıdı biliyorlardı. Araplar kâğıdın ne olduğunu Uygurlar'dan öğrenmişler ve Araplar aracılığıyla kâğıt Avrupa ülkelerine geçmiştir. Kitap basma konusu da aynı biçimde Uygurlar'da biliniyordu. Basımevi en eski dönemlerde Çinliler'de ve Uygurlar'da biliniyordu. Avrupalılar matbaacılığı gene Asya'dan öğrenerek geliştirmişlerdir. Blok baskı tekniğinin Batı'ya kaymasında Uygurlar'ın önemli rolleri vardır. Uygurlar kendi dillerini Moğollara da öğrettiler ve Cengiz İmparatorluğu'nun resmi dili Uygurca oldu. Moğol İmparatorluğu zamanında devletin üst kademelerinde Uygurlar önemli görevler yaptılar. Kendi dillerinin sağladığı prestij sayesinde elçiler hep Uygurlar arasından seçildi. Uygurların kültürel yönden güçlü olmaları siyasal bağımlılıklarına karşı gene de bir ulus olarak varlıklarını sürdürmelerini sağlamıştır.
Uygurlar Moğolları vahşilikten kurtararak uygarlaştırmışlardır. Moğol İmparatorluğu sınırları içinde hemen her köşeye resmi görevli olarak dağılan Uygurlar bu imparatorluğun ayakta kalmasını sağlamışlar ve bir anlamda Cengiz İmparatorluğu'nu Türk-Moğol İmparatorluğu'na dönüştürmüşlerdir. Uygurca bir süre resmi dil olmuş ve diplomaside sürekli kullanılmıştır. Kendi dillerinin sağladığı üstünlük ile Uygurlar diplomasinin önemli makamlarını ellerinde tutmuşlardır.
Uygurlar çağında Türkler göçebelikten yerleşikliğe kesin olarak geçiş yapmışlar ve yerleşik uygarlığın önemli örneklerini vermişlerdir. Doğu Türkistan'da Karahoço, Karabalgasun, Beşbalık, Karaşar, Hotan, Yarkent, Turfan, Komul, Kulca, Urumçi, Aksu, Suço, Kanço, Çerçen gibi büyük Türk kentleri kurulmuş ve geliştirilmiştir. Tarım, endüstri, ticaret ve sanat çok gelişmiştir. Düzenli yollarla kentler birbirine bağlanmış, sulama sistemi geliştirilerek en çorak topraklarda bile tarım yapılabilmiştir. Heykelcilik, resim, kumaşçılık, halıcılık, çinicilik fazlasıyla gelişmiştir. Uygur alfabesi, Uygurların yüksek kültürleri nedeniyle tüm Asya ülkelerinde yayılmıştır. Uygur alfabesi önceleri Cengiz İmparatorluğu'nda daha sonra da Timur İmparatorluğu'nda resmi alfabe olarak kullanılmıştır. Kağıdı bilen Uygurlar yazılarını Göktürkler gibi ağaca değil kâğıt üzerine yazarlardı. Kâğıdı, yazıyı bilen Uygurlar kendi kültürlerini yansıtan binlerce kitap basmışlar, güzel ve açık Türkçeleri ile yazı, felsefe, din ve bilim sahalarında değerli eserler bırakmışlardır. Doğu Türkistan harabelerinde binlerce Uygur kitabı bulunmuştur. Moğollardan sonra Mançular da Uygur alfabesini benimseyince Uygur alfabesi bütün Asya'ya yayılmıştır.
Göktürkler döneminden kalma mimarlık eserleri çok azdır ama, Uygurlar kendi kurdukları uygarlığı yansıtan önemli mimarlık eserleri bırakmışlardır. Uygurlar tüm kentlerini yirmi metrelik surlar ile çeviriyorlardı. Böylece dış saldırılara karşı kentlerini koruyabilmişler ve bu kentler günümüze kadar o dönemin simgesi olarak gelebilmiştir. Uygur sanatında çeşitli ilişkiler nedeniyle Çin sanatının da geniş etkileri bulunmaktadır. Uygurlar göçler sırasında Tibet bölgesine de sızdıklarından Tibet halkı ile de ticaret ve kültür alışverişi yapmışlardır. Yabancı metinlerden yaptıkları çeviriler Uygurlar'ın yüksek bir uygarlık düzeyine sahip olduklarını gösteren diğer bir kanıttır. Hint ve İran minyatürcülüğünün aslını Uygurlar yaratmışlardır. Resim ve müziği çok seven Uygurlar yüksek karakterli insanlardı. Resim sanatında ilk kez model kullanan Uygurlar duvar resiminde de ileri gitmişlerdir.
Uygurlarda pasaport ve vize işlemleri de vardı. Kira sözleşmeleri yapılıyordu. Köylüler bile işlerini hukuk belgeleri ile düzenliyorlardı. Türkçe Uygur vesikaları kesinlikle kâğıda yazılır ve saklanırdı. Semerkand'ta kurulan kâğıt endüstrisi daha sonraları çevre ülkelerine de yayılmıştır.
Uygur Türkleri Altay dil grubunun "Hakaniye" lehçesini konuşurlardı. Dil bilginleri Türkçe'nin tarihini dörde ayırmaktadırlar. Buna göre, ana Türkçe çağı, eski Türkçe çağı, orta Türkçe çağı, yeni Türkçe çağı gibi dört ana dönem Türkçe'nin tarihini göstermektedir. Uygur dili ve yazını IX-XV yüzyıl arası olan orta Türkçe çağına girmektedir. Yusuf Has Hacip'in Kutadgubilik ve Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lugat-it Türk adlı eserleri bu dönemde meydana gelmiştir.
Uygur Türklerinin yazısını da üç dönemde incelemek gerekir. Uygurlar ilk zamanlarda Orhun yazısını kullanmışlardır. Daha sonraları Çin etkisi ile Hue-Hu yazısını benimsemişlerdir. Sonraki yıllarda Moğol ve Mançular da bu yazıyı benimsemişlerdir. Arap yazısı gibi sağdan sola doğru yazılan bu yazıda harfler sözcüğün başında, sonunda ve ortasında ayrı ayrı biçimlere girmektedir. Müslümanlığı benimsedikten sonra ise Uygur Türkleri Arap yazısı ile yazmaya başlamışlardır. Kaşgarlı Mahmud, Ahmet Yükneki, Bilal Nazım gibi Türk Uygur dilci, bilgin ve ozanları eserlerini Arap yazısıyla yazmışlardır. Uygur yazınında, benimsedikleri dinlerin de rolü olmuştur. Önceleri Buda ve Maniheizm dinlerinin etkisiyle yazılan eserler daha sonraları Müslümanlığın etkisiyle yazılmıştır. Diğer dinlerin etkisine karşın Uygurlar her zaman tek tanrıya inanmışlardır. Günlük dillerinden Tanrı sözcüğünü düşürmeyen Uygurlar her şeyi Tanrıya bağlayan yazgıcı bir düşünceye sahiptiler. 934 yılından sonra Satuk Buğra Han zamanında Uygurlar Müslümanlığı benimsemişlerdir. Daha sonraları başa geçen Musa Buğra Han ve Harun Buğra Han zamanlarında da Müslümanlığın Uygurlar arasında yayılması sürmüştür.
Uygur Türklerinin yaptığı duvar resimleri birer şaheserdir. Bunun yanı sıra kendilerinden önce gelen Türk boylarında olduğu gibi keten kumaşlar üzerine yapıştırılan lake resim sanatı, kâğıt ve ipek üzerine çizme sanatı, kenevir üzerine yapılan resim sanatı, kitap resimleri ve tahta baskı sanatıyla da uğraşmışlardır. Uygur Türklerinin ortaya çıkışıyla Türk resim sanatında birden üslup ve teknik değişikliği de kendini göstermiştir. Uygur Türklerinin bu yeni akımı 604'ten 1250'ye kadar sürer. Yeni akımda Uygur Türklerinin doğu kültürü ile en çok yakınlık gösteren Türk boyu olduğu tartışmasız olarak benimsenmiştir. Uygurlar aracılığıyla Türk resminde hem teknik, hem de düşünce bakımından Uzak doğunun etkisi kendisini göstermiştir. Uygur Türkleri Çin sanatını yakından tanımışlar ama üslup ve teknik açılardan kendi resim sanatlarının özgün çizgilerini korumuşlardır. Bu resimlerde konu olarak arkaya ok atan atlı ve cennet anlatımları yanında Çin sanatının zarif hatları, çekingen renkleri, süsleme motifleri de bulunmaktadır. Bu nedenle, söz konusu sanatı, incelik ve zarafete yönelen Çin sanatı yerine, Türklerin güçlü bozkır geleneklerine bağlamak gerekmektedir. Böylece resim sanatında başlangıç başka Türk boylarına bağlansa bile, Uygurlar'ın yüzlerce yıl pek çok eserde geliştirdiği üslup ve tekniğin Türk sanatını zenginleştirdiği yadsınamaz. Uygurlar'ın duvar resimleri genellikle Mani ve Buda dininin metinleriyle ilgilidir. Tapınaklardaki duvar resimlerinde başrahibin yolculukları ve maceraları dile getirilmektedir. Figürlerin düzen içerisinde tek sıra halinde ve dik duruşları, Türk saray düzenini yansıtmaktadır. Fresklerde kendi resimlerini çizdirmek isteyen adamlar ve Uygur şehzadelerinin resimleri çok gerçekçi olarak canlandırılmıştır. Duvar resimlerinde fil resmi de çoktur. Fil iyi niyet, sadakat ve iyilik simgesidir. Resimlerde fil ile kağan arasındaki anlaşmazlıklar da çizilmiştir. Uygur Türkleri renk olarak parlak renkler, özellikle koyu mavi ve kırmızı renkler kullanmışlardır.
Yazı yazarken Uygur sanatçıları kalem kullanmamışlardır. Kaşgarlı Mahmud, Uygur Türklerinin Çinlilerin aksine ağaçtan kalem kestiklerini yazmaktadır. Boya koyu macun olarak sürülmez, aksine şeffaf gibi ince bir cila halinde konulurdu. Hafif sürülen cila ile Buda ya da önemli bir kişinin yüzünde gölgeler meydana gelirdi. Kitap resimlerinde ise, Buda metinleri Uygurca olup, resim tekniği duvar resim tekniğinin aynısıydı. Siyah ve al mürekkep ile yazılmış yazılar üzerine şeffaf cila sürülürdü. Mani kitap tekniği ile Budist teknik arasında pek fark yoktu. Kitap resimlerinde Koçu duvar resimlerindeki üslup ve teknik egemendi. Bu çalışmalarda hep geleneklere dayanılıyor ve onlar anlatılmaya çalışılıyordu. En eskilerde ışık ve gölge çelişkisi ile hacimler verilirken, daha sonra teknik, grafik bir gelişme gösterir.
Arşiv için kullanılan yazı malzemesi kâğıttır. Düzenli tutulan Uygur arşivlerinin çoğu zamanımıza kadar kalmıştır.
Çömlekçilik Uygurlar'ın ileri oldukları bir başka sanat dalıydı. Türkistan'ın tüm önemli kentlerinde çömlekler yapılır ve bunlar boyanarak süslenirdi. Küp biçiminde yapılan bu çömleklerin en büyüğü daha sonraları tandır olarak kullanılmış ve ekmekler tandırlarda pişirilmiştir. Milattan sonra birinci yüzyıldan sonra da Uygurlar bakır, demir, kömür, gümüş ve altını eriterek işlemişlerdir. Taklamakan Çölü araştırmalarında demir tavlamak için yapılan maden ocakları bulunmuştur. Kuçar'da ise bakır ve gümüş dökmek için yapılmış olan kazanlar ele geçirilmiştir. Kuçar kenti yakınlarında Uygurlar'ın işlettiği bir de kömür madeni bulunmuştur. Kömür işletmesini bilen Uygurlar bunun ateşi ile diğer madenleri eriterek silah, kazma, kürek, balta, çapa gibi malzemeler de yapıyorlardı. Demircilik ve bakırcılığın yanı sıra kuyumculukta da ileriydiler. Demircilik işlerinin gelişmesiyle Uygur Türklerinde tarım ve sulama teknikleri de gelişmiştir. Doğu Türkistan'da önemli sayıda sulama kanalları yapıldı. O dönemlerde Uygurlar buğday, mısır, pamuk, meyve ve sebze yetiştirmesini biliyorlardı. Potey kalıntılarında ele geçen küplerin içinde buğday ve mısır tanelerine, keten, atlas ve ipekli kumaşlara rastlanılmıştır. Hotan kenti kumaş dokuması alanında çok ileri gitmişti. Koçu, Kaşgar ve Hotan'da halıcılık ve hasır sanatları gelişmişti. Koçu, Uygurlar'ın önde gelen halıcılık merkezidir.
Orta Asya heykel sanatında Uygur üslubu önemli bir yere sahiptir. Başlangıçta normal insan boyundaki heykeller giderek yerlerini on metreyi aşan heykellere bırakmışlardır. Kuçar, Hotan, Niye ve Akterek kentlerinde Uygur heykel sanatının değişik örnekleri görülmüştür. Hotan heykelciliğinde alçı tekniği egemen iken Kuçar ve yöresindeki heykellerde portreye yaklaşan ve eski özellikleri koruyan eserler çoğunluktadır. İç Asya yerleşik yaşamında yapı teknikleri üç kola ayrılmıştır. Atlı göçebelerle bağlantılı olarak çadırı andıran hücre tipi yapılar, Hint, Budist ve Çin mimarlığına bağlanan yapılar ile Çin tekniği görülürdü. Ocak mimarlık sanatında önemli bir yere sahipti. Binaların bölümleri, oda ve hücreler çadır tipinde, yuvarlak ve dört köşeli planda, kubbeleri yüksek kasnaklı olarak yapılırdı. Bu dönemde surlarla çevrili kentlere "balık" adı verilirdi. Saray ve manastırlar ise kentleri süsleyen başlıca büyük yapılardı. Bir Uygur kenti olarak Balık, yedi kat hendekler ile çevrilir ve üç kat sur ile örülürdü. İç akropol Ordu Kapağı adını taşır ve kağanın sarayı burada bulunurdu. Tapınak ve manastırlar da saray mimarlığına uygun bir üslupta yapılırdı. Bunlar da duvarlar ile çevrili yüksek bir set üzerinde yapılmışlardı. Ortada Buda heykeli ya da Tanrı heykellerinin bulunduğu bina, setin çevresinde ise rahip hücreleri sıralanırdı. Tapınaklar Uygur mimarlığının önemli örnekleridir.
Bir ev tapınağına çizilen figürlerde Uygurların tiyatro sanatında da ileri gittikleri anlaşılmaktadır. Uygur tiyatrosu ile ilgili çeşitli belgeler ve figürler kazılarda ele geçmiştir. Çin ve Hint etkileri tiyatro figürlerinde de vardır. Mimarlıkta sütunlar çoğunlukla ağaçtan yapılır, boya ve yaldız ile süslenirdi. Tavan süslemelerinde kenarları lotus motifleriyle çevrili, taç biçiminde, alçıdan yapılmış çeşitli figürlerin bulunduğu ve bunların müzelerde saklandığı bilinir. Uygurların ilk dönemlerindeki ilkel tiyatroları Budizm'den sonra gelişmiştir. Misyonerler Budizmi yaymak için ilk zamanlarda dinsel törenleri tiyatrolaştırarak halka takdim ediyorlardı. Sonuçta Uygurların tiyatrosu ile Budistlerin dinsel tiyatrosu karışmış ve ortaya yepyeni bir tiyatro sanatı çıkmıştır. Yeni çıkan tiyatroya Mitolojik Tiyatro adı verilmiştir. Eski zamanlarda Türkistan'a giden gezginler de Uygurlar'ın gelişmiş bir tiyatro sanatına sahip olduklarını yazmışlardır. Müslümanlıktan sonra da Uygur Türklerinin tiyatro sanatı sürmüştür. Garip ile Senem, Ferhad ile Şirin, Tahir ile Zühre Uygur tiyatrosunun seçkin örnekleridir.
Uygurların eğitim ve kültür açısından ileri bir ülke olmaları nedeniyle civar ülkelerden birçok yabancı öğrenci tahsil için Kaşgar'a gelirlerdi. Tarihi Kaşgar kenti yalnız Uygur Türklerinin değil Türklük ve İslam dünyasının önemli kültür ve eğitim merkezlerinden birisi olarak benimsenirdi. Hanlık, Vanlık, Çarsu, Orda gibi medreselerde Farabi, İbni Sina, Abdurrahman Cami, Ali Şir Nevai gibi doğunun yetiştirdiği büyük bilim adamlarının kitaplarıyla öğrenciler yetiştirilirdi. Ayrıca Kaşgar'daki Mesudi kitaplığı ile bütün önemli kitaplar Uygur öğrencilerinin yararlanmalarına sunulmuştu. Doğu Türkistan daha sonraları Çin yönetimine girdikten sonra Uygur ülkesinde Çince eğitim yapan çeşitli okullar da açılmıştır. Çin baskıları son zamanlarda artarak Uygur kültürünü ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Uygur ülkesinde artık Çin dili ve kültürü geçerli sayılmış, Uygur dili ile kültür belgeleri yasaklanmıştır.
Tiyatro ile beraber Uygurlar'da müzik de gelişmişti. Uygurların kendilerine özgü on iki makamları bulunuyordu. Bu on iki makamın özelliği, Uygur Türklerinin ulusal özelliklerini, örf ve adetlerini, toplum ve yaşama biçimlerini, başlarından geçen çeşitli tarih dönemlerini içinde toplayabilmiş olmasıdır.
Uygur Türkleri doğuştan gururlu ve iklim koşulları nedeniyle de haşin karakterlidirler. Bunun için ulusal irade ve dil kültürünü geliştirmede hiçbir engel ile karşılaşmamışlardır. Atlı bozkır Türklerinin yerleşik yaşama geçişleri ve bu tarz ile kendi karakterlerini kaynaştırarak yeni bir uygarlık yaratışlarının en güzel örneği ilk kez Uygur Türklerinde görülmüştür. Bulundukları bölge dolayısıyla Uygur Türkleri Batı ve Doğu uygarlıklarının etkisinde kalmışlarsa da esinlendikleri bu kültürden ayrı ve kendilerine özgü bir uygarlık meydana getirebilecek kadar uyanık ve düşünsel çaba gösteren bir Türk kavmi olarak kabul edilirler.
Uygur Türkleri orta boylu, uzun ve sarı saçlı, düz burunlu, gök gözlü bir boy olarak tanımlanmışlardır. Giysileri genellikle bozkır tipinin ortak özelliklerini taşımaktadır. Çizme, börk, eşya asmak için kayıştan veya kumaştan yapılma Türk kuşakları vardır. Kadına çok saygı gösteren Uygur Türkleri genellikle tek kadın ile evlenirler ve kadına toplum içinde önemli yerler verirlerdi. İncik, boncuk takmayı seven Uygur hanımları çok süslü giyinirlerdi. Kadınlar hem evlerinde iş yaparlar, hem de beyleri ile beraber tüm işleri yaparlardı. Hükümdar eşlerinin ise devlet işlerinde önemli yerleri vardı. Hükümdar adına bazı yetkileri kullanırlardı.
Uygurların ilk dönemlerdeki ekonomileri genellikle tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. En çok koyun, sığır ve inek beslerlerdi. Hayvan ürünlerinden elde edilen yiyecek, giyecek ve barınma eşyaları Uygur Türklerinin ekonomisinin temelini oluştururdu. Tanrı Dağları ve Tarım havzası hayvancılığın merkeziydi. Demir, bakır ve kömür çıktığından Uygurlar bu madenlere dayalı küçük elişleri de geliştirmişlerdi, İpek Yolu üzerinde bulunmaları nedeniyle de Çin ve Batı arasındaki ticaretten paylarını alırlardı.
Hunlar ve Göktürkler'de görülen şenlik düzenleme geleneği Uygurlarda da vardı. Ötüken Uygurlarının kutladıkları bahar bayramı gene eski atalarının kutladıkları gibi her yılın beşinci ayında yapılırdı. Bu ay içinde Uygur kağanının beylerini ve halkını Tolen ırmağının kıyısında toplayarak gök tanrıya kurban sunduğu hakkında Çin kaynaklarında bilgi vardır. İlkbaharda kutlanan diğer bir bayram da, sürüleri otlatmaya çıkarma ayı olarak kabul edilen ve 9 Mayıs'ta yapılan Örüs Sara bayramıdır. Ötüken Uygurları hakkında gökle ilgili olarak bazı ayinler yaptıkları ile ilgili bilgilere yine Çin kaynaklarında rastlanmıştır. Gökkuşağı görüldüğü zaman Uygurlar genellikle şenlik yaparlardı. Tanrıya dualarını ise güneşin battığı yere dönerek yaparlardı.
Kopuz, Uygurların ulusal çalgısıydı. Şenlikler sırasında kopuz çalarlar, ata binerek yarışırlar ve ok atarlardı. At sırtında gezerken veya giderken kesinlikle kopuz çalar, şarkı söylerlerdi. Daha çok ilkbahar aylarında gezmeyi severlerdi. Uygurlar ayrıca üçüncü ayın dokuzuncu günü de Hansıh şenliğini kutlarlardı. Bu şenliğin anlamı soğuk yemek eğlencesidir. Bu şenlik Hıristiyanların paskalyasına, Müslümanların ise Hızır gününe karşılıktır. Bütün ateşler birgün süre ile söndürülür ve bir gün önceden hazırlanan soğuk yemekler yenirdi.
Uygurlar, şenliklerinde gümüş ve pirinçten yaptıkları kaplara su doldururlar, suyu birbirlerine atarak spor yaparlardı. Suyun fışkırtılması ateşin söndürülmesi anlamına gelmekteydi. Suyu birbirlerine atan Uygurlar, bedenin serinlemesini sağlayarak sıcaklığın çıkmasına yardımcı oluyorlardı. Bu şenlikler eski bir Şamanizm kalıntısı olan yağmur yağdırmakla da ilgilidir. Uygur Türklerinde Toy töreninin devlet yaşamında önemli bir yeri vardı. Toy törenleri beg oğlunun ilk avı, tahta çıkması, bir felaketten kurtulma ve elçi kabul etme gibi durumlarda yapılıyordu. Tören çan vuruşu ile başlar, herkes kağanın çevresinde eğilir ve daha sonra da armağanlar dağıtılırdı. Bundan sonra müzik, içki, ziyafet ve gösteriler birbirini izlerdi.
Uygur devletinin siyasal yaşamı pek uzun olmamışsa da daha sonra ortaya çıkan iki yeni Uygur devleti, Uygurları önemli bir yere kavuşturmuştur. Uygur devletleri kısa ömürlü olmuştur ama, Uygur halkı günümüzde bile topluca yaşamaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuzeyinde, Doğu Türkistan bölgesinde, günümüzde bir Uygur özerk bölgesi vardır.

Karahanlı Kültürü

Karahanlılar Devleti başlangıçta Uygur kültürünün kalıntılarına dayanarak kurulmuştur. Müslümanlığın benimsenmesi ise bu devleti daha sonraları bambaşka bir yapıya kavuşturmuştur. Karahanlı Devleti, yerleşik yaşama geçen Türk boylarının meydana getirdiği büyük bir kültür devletidir. Batı Göktürk Devleti'ni meydana getiren Oğuz kavimleri Batı'ya kaydıkça, onların yerlerini Karluk Türkleri almışlardır. Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi iki başkent sistemini kullanan Karahanlılar Balasagun ve Kaşgar'ı önemli merkezler durumuna getirmişlerdi. Orta Asya Türk kültürü açısından, daha kuzeyde bulunan Balasagun kenti önem taşımaktadır. Karluk Türkleri Türgeş Devleti'nden çok şey öğrenmişler ve bu öğrendiklerini yeni göç ettikleri ülkede uygulamaya çalışmışlardır. Doğu bölgesinde yaşayan Uygurlar'ın oluşturduğu yüksek kültür ve uygarlık düzeyi de Karlukları geniş ölçüde etkilemiştir. O dönemde Karluklar daha yeni olarak göçebe yaşamından yerleşik yaşama geçiyorlardı. Bu nedenle kent yaşamı ile uyuşmayan birçok inançlarını ve günlük yaşantılarını daha bırakmamışlardı. Uygurlar ise Türk dilini geliştirmiş, türlü yönlerde Karluklara öncülük edebilecek bir duruma gelmişlerdi. Karahanlı Devleti'nin dilinin ve yazısının Uygur biçiminde doğup gelişmesi ancak böyle bir Uygur etkisine bağlanabilirdi. Onuncu yüzyılda, Mirki, Kulan, Tüzün, Bulak, Aspara Karluklar'ın kurduğu önemli kentlerdi.

Karahanlılar devletinin kurucusu olan Karluk Türkleri Batı'dan Müslümanlığın da büyük etkisini almışlardır. Batı sınırı sayılan Talaş kenti geniş miktarda ticaret kolonilerinin yaşadığı bir kent idi. Birçok yollar burada birleşiyorlar ve Ön Asya'dan gelen Müslüman kervanları ile tüccarlar da bu yörede yaşıyorlardı. Burana Mescidi, Babacı Hatun türbesi Müslümanlık etkisi ile yapılmış en eski Türk eserlerindendir. Taraz kenti, Orta Asya'da, Müslümanlığın bir sıçrama tahtası gibiydi. Müslümanlığın yayılma döneminde Karluklar Şamanizme inanıyorlar ve eski inançlarını sürdürüyorlardı. Uygurlar ise çoktan Buda dinine inanmışlardı. Kentlere yerleşen Karluk boyları Uygurlar'ın etkisi ile Buda dinine inanırken, Batı'ya gözlerini çevirenler ise yavaş yavaş Müslümanlığı benimsiyorlardı. Karluk Türkleri ne kadar Budizm ya da Müslümanlığın etkisi altında olurlarsa olsunlar, kendi inançlarını ve sanatlarını da bir türlü bırakmamışlardı. Müslümanlık insan ve hayvan resimleri yapılmasını yasaklıyordu. Onuncu yüzyılda Karahanlı Devleti'nde bol bol hayvan ve insan resimleri görülmektedir. Bunların yanında, İslam sanatında kullanılan geometrik süslerin de yer almaya başladığı açıkça görülmektedir. Bu dönem Türk sanatının çok önemli bir çağıdır. Bir yandan eski Türk sanatı bir yandan da İslam sanatı ve kültürü bir araya geliyordu. Karahanlılar Devleti bu açıdan Türk ve İslam sentezine yönelen ilk Türk devleti sayılabilir.

Eski Türk ve İslam sanatlarının yan yana olmasından değişik eserler çıkıyordu. Karahanlı kültürü hem Türk, hem de İslam temellerine dayanarak gelişiyordu. Karahanlı Devleti'nde Müslümanlık ile ilgili olarak yazılan kitaplar da eski fıkıh kitapları benzeri biçimde kopya edilmemiş, Müslümanlık gerçekçi bir gözle ele alınmıştır. Yepyeni bir kültür ve sanat anlayışı gelişiyordu.

Karahanlı Devleti Karluk Türklerinin, yerleşik düzene geçerek oluşturduklar bir kent kültürü üzerine kurulmuştur. Yerleşik düzene geçiş eski Türklerin göçebe kültürünün artık bir yana bırakıldığını gösteriyordu. Tokmak kentinin bulunduğu Çu Vadisi tarım ekonomisi açısından önemli bir merkez durumuna yükselmişti. Tanrı Dağları'nın yüksek ve karlı tepelerinden inen birçok su kolları, kuzeydeki ovalar içinde dağılmış ve insanların yaşaması için elverişli bölgeler meydana getirmişlerdi. Çok iyi tarım yapabilen bu kentler giderek önem kazanmışlardır. Karluklar Çu nehrinin tüm kolları üzerine önemli kentler kurarak bu bölgeyi tarım merkezine dönüştürmüşlerdir. Karluk kentleri daha sonraları Tanrı Dağları'na ve Talaş ırmağına kadar yayılmışlardır. Artık bu yeni kentlerde yavaş yavaş yeni bir mimarlık sanatı da doğmaya başlamıştı. Bu yeni tarzda hem Müslümanlığın yeni etkileri, hem de Orta Asya Türk kültürünün motifleri sürüyordu. Karluk Türklerinin gerçekçiliği de açık olarak izleniyordu. Bu eserler yepyeni bir sentez arayışının ürünleri olarak sivriliyorlardı. Anadolu'ya kadar uzanan Türk ve Müslüman sentezi bir kültür ve sanat anlayışının ilk ürünlerini Karahanlılar Devleti veriyordu. Taş binalara önem verilmesi ile Karahanlılar kalıcı kentlere yerleştiler ve oluşturdukları kültürün uzun ömürlü olmasını sağladılar.

KarahanIılar hem Müslüman olarak, hem de Türkleri Akdeniz'e doğru yaklaştırarak Türk tarihinin önemli bir dönüm noktasını gerçekleştirdiler, İslam dünyası içine girdikten sonra Karahanlılar son derece etkin olmuşlardır. Bu devletin açtığı yoldan önce Selçuklular ve daha sonra da Osmanlılar yürüyerek geleceğin büyük imparatorluklarını kuracakları topraklara ulaşmışlardır. Karahanlı Devleti'nin Ön Asya'ya doğru uzanması gelecekteki bu Türk imparatorluklarının işini kolaylaştırmıştır.

Karahanlılar Devleti, Orta Asya kültürü ile Selçuklular arasında tam bir geçiş oluşturmuşlardır. Selçuklularda görülen süsleme motifleri mimarlıkta olsun, ağaç işlerinde olsun Karahanlılar'dan gelmektedir. Türk uygarlığının diğer dönemlerinde de Karahanlılar devrinin rolü büyüktür. Karahanlılar Samanoğulları devletinin topraklarını ele geçirdikten sonra Müslüman Devletler arasında en güçlü duruma geldiler. Müslüman Türk uygarlığının doğuşu ve gelişmesi Karahanlılar Devleti aracılığı ile gerçekleşmiştir. Müslüman Türk kültürü kısa zamanda genişleyerek Arap ve İran kültürlerini geride bırakmıştır.

Karahanlı Yazını

Karahanlılar dönemi Türk yazını Türk tarihi açısından çok önemlidir. Bu dönemde ortaya çıkan iki ana eser ve bunların yazarları Türk kültürü ve yazını açısından çok önemli bir aşamayı gerçekleştirmişlerdir. Bu iki yazar Yusuf Has Hacip ve Kaşgarlı Mahmud'dur. Eserleri ise Kutadgubilik ve Divan-ı Lugat-it Türk'tür. Karahanlı yazını ve kültürü açısından bu iki eseri ve yazarı ayrı ayrı ele almak gerekir.

A- Kutadgubilik ve Yusuf Has Hacip

Kutadgubulik, kutlu bilgi demektir. Türklük bilgisi kitabıdır. Bu eserin Arapça yazılmış kopyaları ancak son zamanlarda yayınlanabilmiştir. İlk olarak Uygur dili ile yazılmış olması nedeniyle üzerinde ayrıntılı çalışmak zor olmuştur. Uzun bir süre bir köşede unutulup kalan eser daha sonraki dönemlerde ortaya çıkmıştır. Bir yönü ile tarih eseri olan Kutadgubilik, Türk ulusunun yeni bir geleceğe doğru yöneldiği dönemin en önde gelen belgesidir. Karahanlılar Devleti'nin kuruluşunu, gelişme dönemlerini ve Türklerin Müslümanlığı benimseme dönemlerini dile getiren eser aynı zamanda Türk yazını açısından da önemli bir örnektir. İslam'ın benimsenmesiyle beraber Karahanlılar Batı'ya doğru gelişme göstermişlerdir. Dış düşmanların sürekli baskıları kadar, iç karışıklıklar da bu devletin kısa ömürlü olmasına yol açmıştır. Kutadgubilik'in bazı yerlerinde yazar kendisini anlatmıştır. Yusuf, inanmış bir Müslüman olarak eserini kaleme almıştır. Kendi döneminin düşünürü olarak eserini yazmış ve şiirsel türü üslup olarak benimsemiştir. İnsana dünyada mutlu olabilmesi için gerekli bilgiyi vermeye çalışmıştır. Toplum yaşamının ve devlet düzeninin ideal yönleri ile nasıl olması gerektiği üzerinde duran yazar, kendi döneminde, düşünceleriyle gündelik yaşamın üzerine çıkan kesimlerin sözcüsü olmuştur. Yusuf eseri ile insan yaşamının anlamını inceleyen, onun toplum ve devlet içindeki yerini irdeleyen bir yaşam felsefesi sistemi getirmeye çalışmıştır.

Yusuf Has Hacip, Kutadgubilik'i emir veya baskı üzerine yazmamıştır. Onun döneminde hanedan üyelerinin birbirleriyle çatışmaları, bu iç karışıklıklar sırasında toplum ve devlet düzeninin temelinden sarsılması karşısında, eseri ile toplumun temel çatısını oluşturan ahlak ilkelerini yeniden düzenlemek istemiş olabilir. Eserini göze girmek veya övgü toplamak için yazmamıştır. Eser okunduğu zaman içten gelen bir duygu ve topluma karşı yüklenilen sorumluluk duygusunun ön planda yer aldığı görülmektedir. Türk yazı dilinin inceliklerini taşıyan eserinde Uygurlardan sonra ortaya çıkan gelenekleri geliştirerek sürdürmüş ve o dönemde çok yaygın olan İranlıların aruz kalıbını kullanmıştır. Yapıt, yarı öykü, yarı temsil tarzında, arada hareketli ve açıklayıcı monologlar ve canlı doğa anlatımlarıyla süslenmiş olan sahneleriyle, tüm olarak başarılı biçimde yaratılmıştır. Ozanın asıl amacı ideal bir yaşam düzenini ortaya koymaktır. Bilgin tavrı olmakla beraber Yusuf Has Hacip temelde bir ozandır ve eserinde kendine özgü bir üslup kullanmıştır. Kutadgubilik ne olayları aktaran tarih, ne bölgeleri anlatan coğrafya, ne felsefe, ne de nasihat kitabıdır. Ozan, döneminin tarzına uyarak çevresinin görüşlerini dile getirmiştir. Müslümanların birbirleriyle kardeş olduklarını kendi dinlerini dünyaya yaymak için elele seferber olmaları gerektiğini söylemiştir.

Yusuf onbirinci yüzyılda yaşamış Balasagunlu bir ozandır. Eserini yazdıktan sonra önemli bir devlet adamı olmuştur. Hakaniye Türkçesi ile kaleme aldığı eserini 1069-1070 yılları arasında tamamlamıştır. Bitirince Karahanlı hükümdarına eserini sunmuş, han da eseri çok beğendiği için Yusuf'a Has Hacip unvanını vermiştir. Eski Türk gelenekleriyle İslam ilkelerini en iyi biçimde uzlaştıran Yusuf, devlet yönetimini de iyi bildiğini gene Kutadgubilik ile ortaya koymuştur. Kutadgubilik toplumu Karabudun ve Akbudun diye ikiye ayırır ve böylece halk ile üst tabakalar arasında var olan ayırımı dile getirir. Bu eserin Viyana, Mısır ve Fergana'da üç yazma nüshası bulunmaktadır. Viyana yazmasının tıpkı basımı Türkiye'de de yapılmıştır.

B- Divan-ı Lugat-it Türk ve Kaşgarlı Mahmud

Kaşgarlı Mahmud onbirinci yüzyılda yaşamış önemli bir Türk düşünürüdür. Kendi döneminin Türkçesinin büyük bir sözlüğünü yazmıştır. İstanbul Fatih Kitaplığı'nda bir tek yazma kopyası vardır. Kaşgarlı Mahmud'un diğer eserleri ele geçmemiştir. Bir tek eseri ile çağının gerçek bir dil bilgini olduğunu ortaya koyabilmiştir. Araplara Türk dilini öğretmek amacıyla gramer yazmış, Türk kültürünü böylece çağın bilim dünyasına sunmuştur. Kaşgarlı'nın kişiliğini ve kimliğini eseri tamamlamıştır. Eser ile yazarı tam olarak anlayabilmek için beraberce ele almalıdır. Divan-ı Lügat-it Türk'ü ilk ele geçiren Ali Emiri Efendi olmuştur. Eser birkaç kez Türkçe'ye çevrilmiştir ve üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Türk dilinin en eski sözlüğü olması nedeniyle sağlam bir kaynak değeri taşımaktadır. Özellikle Karahanlı döneminin belgelenmesinde büyük bir görev yapmıştır.

Kaşgarlı Mahmud'un da feyiz kaynağı Karahanlı Devleti idi. Geleneksel Türk kültürü ile İslam kültürü sentezi yapan bu devlet Türk tarihi açısından çok önemi ibir aşama yapmıştı. Yusuf Has Hacip kadar Kaşgarlı Mahmud'u da eser yazmaya sürükleyen ana neden buydu. Türk-İslam kültür sentezi Karahanlı devletinde doğduktan sonra yavaş yavaş çevre ülkelere yayılmıştır. Mahmud, Türk dilinin bütünlüğünü sağlayarak bu yeni kültür sentezinin oluşmasına önemli katkıda bulunmuştur. Kaşgarlı eserini Yusuf gibi hakanına sunmadı. Karahanlı Türk Devleti'nin yaşamını idealize eden Divan'ını büyük bir sorumluluk ile kaleme aldı. Divan'da hakan veya halifeyi yükseltecek herhangi bir kısım yoktur. Pedagojiyi ve filolojiyi iyi bilmesi, Divan'ının üst düzeyde olmasına yardım etmiştir. Türkler'e yalnız dil açısından değil ama etnoloji açısından da yararlı olmuştur.

Kaşgarlı, Asya'da Türkler'e karşı cereyanların gelişmesi karşısında, Türk dilinin güçlendirilmesini savunmuş ve bu amaçla Divan'ını kaleme almıştır. Ayrıca Müslümanlık nedeniyle Arap kültürünün Türkler arasında yayılması karşısında gene Türk diline sahip çıkılması gerektiğini savunmuştur. Nitekim onun çabaları ile Türk dili Arap dilinin içinde erimekten kurtulmuş ve günümüze kadar gelebilmiştir. Kaşgarlı Mahmud'un çıkışları zamanla yandaş toplamış ve Karahanlı kültürü Türk olma özelliğini koruyabilmiştir. Güçlü bir din dili olan Arapça ile sanat ve yazın dili olan Farsça'ya karşı Türk dilinin ayakta kalabilmesi güç olmuştur.

Divan kendi türünde en eski Türk sözlüğüdür. Daha eski bir sözlük şimdiye kadar ele geçmemiştir. Sözcük çeşidi açısından Divan zengin sayılır. İrili ufaklı birçok Türk boy ve uruklarından derlenmiş şiveler sözlüğü karakteri taşımaktadır. Karşılaştırmalı Türk grameri araştırmaları açısından en sağlam kaynak olarak gösterilebilir.

İslam dünyasına girmeyen Türkler Divan'da ikinci planda kalmışlardır. Eski Orhun ve Müslüman olmayan Uygur Türkleri hakkında eserde hiçbir şey yoktur. Sözcükler toplu bir biçimde sunulmuş, herhangi bir ayırım yapılmamıştır. Divan yalnızca Türk şive ve ağız malzemesini içerecek bir sözlük olarak düşünülmüştür. Zamanın Türk kültürü, etnik yapısı ve folkloru bol bir malzeme ile verilmiştir. O dönemde yerleşme merkezi olan köy ve kentlerin adı da coğrafi bilgi olarak sıralanmıştır.

Kaşgarlı Mahmud ayrıca eserine ilk Türk cihan haritasını da eklemiştir. Haritanın ana merkezini Türk hükümdarlarının oturduğu Balasagun kenti oluşturmaktadır. Kendi anavatanını dünyanın merkezi olarak göstermiştir. Türklerin yaşadıkları yerlere birinci derecede önem vermiştir. Türklerin ilgisinin bulunmadığı yerler ise haritada gösterilmemiştir. Arap haritacılığı etkisine karşın Kaşgarlı'nın haritası ilk Türk haritası olarak kabul edilmektedir.

Arap dilinin etkisine karşı Kaşgarlı Mahmud, eski dili, yapısı ile beraber korumaya çalışmıştır. Yeni bir sistem ve yapı geliştirecek durumda olmasına karşılık bunu yapmaması, Türk dilinde bir yozlaşma veya başkalaşıma neden olmamak gibi bir tutum olarak açıklanabilir. Türk dilinin şivelerini ayrı bölümler halinde incelemiş ve bunlar arasındaki farkları ele almıştır. Oğuz, Yağma, Uygur ve Hakaniye Türkçelerine geniş olarak yer vermiştir.

Divan'da toplanan halk yazını örnekleri ise o dönemin toplumsal yapısı vedüşüncesi açısından geniş bilgi vermektedir. Dokuz yüzyıllık bir geçmişe sahip bulunan Divan-ı Lugat-it Türk hakkında zamanımızda yeni araştırmalar yapılmaktadır.

Karahanlılar Devleti, kendi döneminde Türk ve Müslüman kültürleri arasında bir senteze yönelmek, ortaya önemli eserler koymak açısından Türk devletleri tarihinde özel bir yere sahip bulunmaktadır. Ne var ki, bu geniş kültürel yapıya karşı iç ve dış karışıklıklar nedeniyle bu devlet kısa ömürlü olmuştur.

KAYNAK:http://www.denizce.com/tduygur.asp

 

FEATURED ARTICLES Uygur kültürü

Araplara ve Avrupalılara kâğıt yapmayı Uygur Türkleri öğretti. Uygurlar, Avrupalılardan yüzlerce yıl önce matbaayı biliyor, kitap basıyorlardı. Uygur Türkleri her bakımdan yüksek bir medeniyet kurmuş, zamanımıza çok değerli eserler bırakmışlardır. Bilim, sanat, idare bakımından bütün Asya'yı etkilemiş, Araplara ve Batılılara birçok konuda örnek olmuş, bilgi ve teknik aktarmışlardır:

* Dil ve yazı:

Uygur Türkleri Altay dil grubunun "Hakaniye" lehçesini konuşurlardı. Eski Türk edebiyatının en değerli eserleri olan Divanû Lûgat-it Türk, Kutadgu-Bilig, Atabet-ül Hakayık... gibi altın kitaplar Türkçe'nin bu lehçesi ile yazılmışlardır. Uygurlar bir süre Türklerin millî yazısı olan Orhun alfabesini kullandıktan sonra, 'mani' dininin etkisiyle Soğd alfabesini almışlardır. Daha sonra Islâmiyeti kabul edince Arap alfabesini alacak, fakat Hakaniye lehçesinde konuşmaya devam edeceklerdi . 15. yüzyılda daha çok "Çağatay lehçesi" olarak anılan bu konuşma, Cengiz Han impa-ratorluğu'nda ve Timurlular'da da resmî dil olarak kullanılmıştır. Uygurlar Maniheizm etkisiyle aldıkları Soğd alfabesini kendi dillerine uydurmuş ve İslâmiyet'e kadar bu alfabeyi kullanmışlardır. Uygur Türkleri'nin en büyük hataları, millî Orhun alfabesini bırakmak, Soğd alfabesini kabul etmek ise de, bu yazı ile de çok değerli eserler verebilmişlerdir.

* Resim ve heykel:

Turfan yöresinde, Bezeklik ve Martuk kazılarında bulunan mâbedlerde, Uygur dili ile yazılmış birçok eser elde edilmiştir. Minyatürler ve mâbedlerdeki freskler bu sanat dallarının en üstün örnekleridir. Bunlar Hint ve İran minyatürüne kaynak ve örnek olmuşlardır. Turan ve Ön Asya Türk tipinin özelliklerini bu fresklerde görüyor, giyim tarzlarını, müzik âletlerini, danslarını yine bu resimlerden anlıyoruz. Resim sanatında model kullanan ilk Türkler Uygurlardır. Kitapları resimliyor, ipek, keten kumaş, kenevir ve tahta üzerine de resim yapıyorlardı. En çok koyu mavi ve kırmızı renkleri tercih ediyor, fakat her rengi kullanıyorlardı. Maniheizmi aldıkları dönemde önce insan boyunda ve daha küçük heykeller yapan Uygurlar, daha sonra 10 metre yükseklikte heykeller yapmışlardır. Bunlar daha çok mâbed-leri süsleyen Buda heykelleridir.

* Şehircilik-Mimarlık:

Uygur Türkleri yerleşik yüksek medeniyetin örnekleri olan büyük şehirler kurmuşlar veya geliştirmişlerdir. Doğu Türkistan'da Ka-rabalasagun, Beş-Balık, Karahoço, Kara-şar, Hotan, Yarkent, Turfan, Kaşgar, Ka-mal, Kulca, Urumçi, Aksu, Suço, Kanço, Çerçen gibi büyük şehirler kurmuş, bunları saray, mâbed gibi yapılarla doldurmuşlardır. Şehirler birbirlerine düzenli yollarla bağlanmışlardır ki bu yollar bugün de kullanılıyor. Uygurlar şehirlerini yirmi metre yükseklikte surlarla çeviriyorlardı. Bugün bunların çoğu sağlam durumdadır. Surlarla çevrili kentlere "balık" denirdi. Bu üç katlı surlar ayrıca yedi kat hendekle çevrilirdi. Yapılann, oda ve hücrelerin büyük bir bölümü çadır kubbeli idi. Daha sonra Çin etkisinde değişik mimarî tarz da görülür. Sütunlar daha çok ağaçtan yapılır, yaldız boya ve resimlerle süslenirdi. Taç biçiminde alçıdan yapılmış çeşitli tavan süsleri de bulunmuştur.

* Tiyatro, müzik, dans:

Eski çağlarda Uygur ülkelerini gezen ve anılarını yazan yabancılar; bu ülkede gelişmiş bir tiyatro sanatı gördüklerini anlatıyorlar. Uygur Türkleri tiyatroyu Müslümanlığı kabul ettikten sonra da sürdürmüşlerdir. Garip ile Senem, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Züh-re, Uygur tiyatrolarında en çok sahnelenen eserlerdir. Kaşgar bir tiyatro, sanat ve eğitim merkeziydi. Çok zengin kütüphaneleri vardı. Uygur fresklerinden millî çalgılarının kopuz olduğunu anlıyoruz. Uygurlar kopuzu yalnız toyda, törende değil, her yerde, meselâ atla gezerken de çalıyorlardı. Atlı gezilerde kopuz çalıp şarkı söylemek çok yaygın bir gelenekti. Uygurların kendilerine özgü oniki makamları vardı. Bu müzikle nasıl dansettikle-rini yine fresklerden öğreniyoruz. Uygurlarda "toy" denilen ziyafet ve şenlik törenleri çok olur ve bu törenlerde müzik ve dans önemli bir zaman alırdı. Toylar daha çok beğ oğlunun ilk defa ava çıkması, tahta çıkması, evlenmeler, elçi kabul etmeler, bahar şenliği gibi vesilelerle yapılırdı. Uygurlar, Göktürk şenlik geleneğini uzun süre devam ettirmişlerdir.

* Tarım, ticaret:

Uygurlar İpek Yolu üzerinde bulundukları için kıtalar ve ülkeler arası ticaretten çok yararlanırlardı. Halıcılık, dokumacılık çok ileri idi ve her ülkeye ihraç ederlerdi. Fakat ekonominin temeli, özellikle ilk dönemde, tarım
ve hayvancılığa dayanıyordu. Koyun, sığır besliyor, yiyecek ve giyeceklerinin önemli bir bölümünü hayvancılıktan sağlıyorlardı. Tanrı Dağları ve Tarım havzası hayvancılığın merkeziydi. Tarım ve sulama tekniği gelişmişti. En çok buğday, mısır, pamuk ekilir, çeşitli sebze ve meyve yetiştirilirdi. Turfan şehri sebze ve meyveleriyle ünlü idi. (Bugün kullandığımız turfanda sebze, turfanda meyve... deyimleri buradan gelir). Potey kalıntılarında bulunan küplerde çok . miktarda buğday ve mısır tanelerine, keten, atlas ve ipekli kumaşlara rastlanmıştır. Koçu ve Hotan halıcılıkta çok ileri merkezlerdi. UygurTürkleri, izlerine bugün de rastlanan büyük bir sulama şebekesi yapmışlardı. Tarlaları, bahçeleri düzenli olarak suluyor, çorak topraklarda bile ekim yapabiliyorlardı.

* Kâğıt, baskı:

Uygur Türkleri Avrupalılardan yüzlerce yıl önce kâğıdı ve matbaayı biliyorlardı. Araplar, kâğıdın ne olduğunu, nasıl yapıldığını, nasıl kullanıldığını Uygurlardan öğrendiler, Avrupalılar da Araplar vasıtasıyla Uygurlardan aldılar. Uygurlar kitap basma tekniğini Çinlilerden almış ve Avrupalılardan yüzyıllarca önce kullanmışlardı. Göktürklerin ağaca yazdıkları yazıyı onlar kâğıda yazıyordu ve zamanımıza kadar ulaşan pek çok kitap basmışlardı. Yazı yazmak İçin artık çelik kalem değil, ağaçtan yaptıkları uçları kullanıyorlardı. Arşiv için kullanılan yazı malzemesi de kâğıt idi. Zamanımıza ulaşan, güzel, akıcı bir Türkçe ile yazılmış kitaplar, tercüme, telif her konuda değerli eserler yazmışlardır.

* Madencilik, kuyumculuk:

Uygurlar bakır, demir, gümüş, altın, kömür gibi madenleri işliyorlardı. Yapılan kazılarda işletilmiş kömür ocağı, bakır ve gümüş dökmek için kullanılan kazanlar bulunmuştur. Madenlere dayalı bazı sanat kolları da doğmuştur. Silâh, tarım âleti yapıyorlardı. Kuyumculukta da ileri idiler. Deriden yaptıkları kuşakları değerli taşlarla süslüyorlardı. Fresklerde Uygur kadınlarının çeşitli takılar kullandıklarını görüyoruz.

kaynak: http://www.gozlemci.net

UYGUR DEVLETİ

(Orhun uygur devleti) Turfan, (Doğu Türkistan) Kansu, (Sarı Uygur) Devleti Uygur Devleti

ORHUN UYGUR DEVLETİ:

Karluk ve Basmiller'le birleserek II. Göktürk Devletini yıkan UYGURLAR Orhun bölgesinde UYGUR DEVLETİ'ni kurdular.(745) Kurucuları KUTLUK BİLGE KÜL KAĞAN, merkezleri Ordubalık (Karabalsagun)'dur.
NOT: Kutluk Bilge Kül Kağan Türklerin sehir kuran ilk hükümdarıdır. İlk Türk sehri Ordubalıkdır. Bilge Kül Kağan'dan sonra MOYENÇUR basa geçmis, onun döneminde Müslüman Araplar(Abbasiler) ile Çinliler arasında Talas Savası yasandığından, Abbasilere yenilen Çinliler güç kaybına uğramıslardı. Bu durumdan yararlanan Uygurlar Çinin TARIM havzasını ele geçirdiler.Moyençur'dan sonra basa BÖGÜ KAĞAN geçti.

BÖGÜ KAĞAN DEVRİ:

Bu devirde Uygur Türkleri ile çin arasında iyi iliskiler kuruldu, ticaret gelisti. Bögü Kağan Çine yardım amacıyla "Tibet Seferine" çıktı.

Tibet Seferi ve Sonuçları:

Bögü Kağan tibet seferi sırasında iki MANİ(MANİHEİZM) rahibini yanına alarak ülkesine geri döndü. Bu rahipler Uygur Türkleri arasında Mani dininin yayılmasına sebep oldular. Ayrıca Türkler arasında Budizm'de yayılmaya basladı. Mani Dininin Özelliği: Avlanmayı, et yemeyi ve savasmayı yasaklayan bir dindir.

Mani Dininin Uygurlar üzerindeki Etkileri:

1-Uygurlar Savasçılıklarını kaybettiler.
2-Yerlesik hayata geçtiler. (Türklerde ilk defa yerlesik hayata Uygurlar geçmistir.)
3-Yerlesik hayata geçmeleriyle Uygurlar ticaret,bilim, sanat ve edebiyat gibi bir çok alanda gelistiler.

UYGUR DEVLETİ'NİN (ORHUN BÖLGESİ) YIKILISI:

840 yılında bir baska Türk kavmi olan KIRGIZLAR Uygur Devletine son verdiler. Kırgızlar'ın Orhun
Bölgesinden kovmalarıyla Uygurlar, Kansu ve Turfan bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar.
NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak, buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep olmuslardır. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek
kolayca Moğollasmıs, MOĞOLİSTAN olarak anılmıstır.

TURFAN( DOĞU TÜRKİSTAN) UYGUR DEVLETİ:

Kırgızlar tarafından kovulan Uygurların bir kısmı Turfan Bölgesi'ne gelerek, burada yeni bir devlet
kurdular. Bu devletleri de Moğollar tarafından 1207'de yıkıldı. Uygurlar günümüzde Doğu Türkistan diye
anılan bu bölgede Çin'e bağlı özerk bir devlet olarak yasamaktadır.

KANSU(SARI UYGUR) DEVLETİ:

Kırgızlardan kaçarak Kansu Bölgesi'ne gelen Uygurlar tarafından kurulan bu devlete Sarı Uygur Devleti
de denilmektedir. 1209'da Moğolların hakimiyetine girmistir.

UYGURLARLA İLGİLİ DİĞER ÖNEMLİ HUSUSLAR:

*18 harfli Uygur Alfabesini hazırladılar.
*Cengiz Han'ın egemenliğine girmelerine rağmen medeniyette gelistiklerinden Moğollar'ı devlet teskilatı, ticaret, bilim, sanat, alfabe gibi konularda etkilediler.
*Moğolların Türklesmesinde önemli bir rol oynadılar. (Özbek ve Çağatay Türkleri)
*İlk Müslüman Türk Devleti Karahanlılar'la savastılar.(Sebep Uygurların Budizmi, Karahanlıların İslamiyeti yaymak istemeleri.)
*Tahta harflerden MATBAA'yı olusturdular, pamuktan KAĞIT yaptılar.
*Uygurlar Yerlesik hayata geçen ilk Türk topluluğudur

 

 

 

 

 

 

 

 



Featured Image

Kirmiz Bin ev

road

Kroran Güzeli

bughda

Yarğul Eski şehri