Featured

Ne kadar büyük değerde olursa olsun, insanların kendiliklerinden boyun eğmek isteyecekleri bir kimseye bugüne dek rastlanmamıştır. ______(Machiavelli)

Uygurlar

 

Orhun yazıtlarında ilk kez 717 yılındaki ayaklanmaları nedeniyle adları geçen Uygurlar, Çin kaynaklarında çok eski zamanlardan başlayarak adlarının türlü biçimleri ile anılmışlardır. Hoei-ho, Vei-ho, Hu-ho, Heui-hu, Uygur adlarının anlamı, Çin kaynaklarında şahin hızı ile hareket eden ve saldıran biçiminde açıklanmakta, diğer yandan da sözcüğün uy-izlemek ve gur ekinin birleşmesi ile ortaya çıktığı bildirilmektedir. Uygurların yaşadıkları bölge daha çok Doğu Türkistan'dır. Doğu Türkistan Uygurların asıl merkezi olmakla beraber Uygur boyları Asya'nın ve Avrupa'nın çeşitli köşelerine göç etmişlerdir. Uygurlar'ın değişik bölgelere göç etmeleri nedeniyle, birçok bölgenin kaynaklarında haklarında bilgi verilmektedir.
Bazı tarih kaynakları Uygurlar'ın topluluk olarak M.Ö.III. yüzyıldan sonra tarih sahnesine çıktıklarını bildirmektedir. Değişik kaynaklardaki bilgiler, Uygur sözcüğü için farklı anlamlar vermektedir. Buna göre, aç kalmayan, yerleşik yaşayan, katı, uyan, doyan gibi Türkçe karşılıkları ve anlamları vardır. Uygur sözcüğü daha çok uyar, yumuşak başlı ve en önemlisi uygar anlamlarında kullanılmıştır.
Kuraklık ve benzeri nedenlerle Orta Asya'dan göçler başladığı zaman Uygurlar da Doğu Türkistan'dan kalkarak önce güneye daha sonra da batıya doğru göç etmişlerdir. Orta Asya'dan kaynaklanan Türk göçleri arasında önde gelen Türk boyları olarak Uygurlar önemli bir konuma sahiptirler. Uygurlar önce ayaklanma daha sonra da göçlerle tarih sahnesine çıkmışlardır ama, nasıl ortaya çıktıkları konusunda değişik yorumlar bulunmaktadır. Kaynakların yetersizliği nedeniyle daha çok mitolojik bilgilere dayanılmakta ve Uygurlar'ın kaynağı ile ilgili olarak bir efsanenin bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu efsaneye göre, Uygurlar'ın ilk yerleri Tula ile Selenga arasındadır. Töles boylarının kuzeyinde yaşayan Uygurlar 630 yıllarında Tula ırmağı boylarına inerler. Tarduşların egemenliğini tanıdıktan sonra Uygurlar yer değiştirirler. Bu göç sırasında dokuz boyların hepsi Tula'nın güneyine inmişlerdir. Selenga boylarında daha pek çok Uygur vardır. Göktürk yazıtlarında Dokuz Oğuzlar'a karşı yapılan seferlerin hepsinde ToguBalık adlı bir kentten söz edilmektedir. Uygurlar Kültekin zamanında da Tula ırmağı kenarlarında yaşıyorlardı. Bilge Man daha sonra Selenga ırmağı yöresinden aşağı inerek Kısalta bölgesinde Dokuz Oğuzlar'ın yerleşme merkezlerini basar. Bunun üzerine bir kısım Uygurlar Doğu'ya kaçarlar. Tula ve Selenga ırmakları arasında kalan bölgeye Talun-Aral adı verilmektedir. Uygurlar ilk olarak bu iki ırmağın arasında kalan bir ada olan Talun-Aral bölgesinden çıkmışlardır. Efsaneye göre bu bölgedeki en yüksek dağa bir gece nur iner. O nurun göründüğü yerde daha sonra kara renkte beş ayrı çadır belirir. Her birinde bir erkek çocuk oturmaktadır. Bu efsane hem Moğol hem de Çin kaynaklarında benzer biçimlerde anlatılmıştır. Oğuz Kağan destanında da böyle gökten inen ışığa rastlanmaktadır. Uygurlar'ın doğuş efsanesinin bir başka anlatımına göre de gökten ışık inme yolu ile gebe kalma söz konusudur.
Uygur Türkleri ilk zamanlarda bugünkü Sarı Irmak nehrinin kuzey kesimlerinde kalan Kansu, Çingey ve Şensi ülkelerinden başlayarak Tarım nehrinin kuzey kesimlerine kadar olan geniş sahalarda yaşamaktaydılar. Çinlilerin sürekli baskıları sonucunda M.Ö.III. yüzyılda Moğolistan'ın Selenga bölgesine çekilmişlerdir. Bu dönemlerde Orta Asya'da Büyük Hun İmparatorluğu hüküm sürmekte ve Uygurlar da bir federasyon olan bu büyük imparatorluğa bağlı federe bir devlet olarak katılmaktaydılar. Hun İmparatorluğu'nun iç karışıklıklar sonucunda dağılıp parçalanmasından sonra iktidar Hun Türklerinin halefleri olarak Tabgaç hanedanının eline geçmiştir (386-534). Uygur Türkleri de Tabgaç devletini oluşturan yeni federasyona yedi ayrı boyla katılmıştır. Tabgaçlardan sonra iktidar tüm Orta Asya'da Göktürkler'in eline geçti. Göktürk İmparatorluğu'nu oluşturan elli Türk boyu arasında Uygur boyları da yer almıştır. Göktürk İmparatorluğu'nun da bir süre sonra yıkılmasıyla 627 tarihinden başlayarak Uygurlar, Karluk, Basmil, Dokuz Oğuz Türklerini kendi yanlarına çekerek güçlü bir ordu oluşturmuşlar ve 744 yılında Göktürk İmparatorluğu'nun yerine Uygur devletini kurmuşlardır.
Dokuz boydan (Yağlakar, Uturkor, Turlumviyar, Avuçağ, Karsar, Hogarsu, Yabutkar, Ayaret) oluşan Uygur devletinin kurucusu Boyla Kağan olmuştur. Orhun ırmağı kenarındaki Karabalgasun kenti Uygur devletinin başkenti olarak benimsenmiştir. Boyla Kağan ölünce yerine oğlu geçmiştir. Onun döneminde Uygur devletinin sınırları kuzeyde Yenisey, Orhun ırmakları, batıda Sayan dağları, doğuda Ordus ve güneyde Kum derya-Hotan, Kaşgar'a kadar genişlemiştir. Uygur Türkleri tarih sahnesine çıktıkları zaman Çin'de Tang sülalesi gerilemeye başlamıştı. Çin ordusu Talaş ırmağı kenarında Arap ordularına yenilerek geri çekilmişti. Bu sıralarda Lu Şang adında bir komutan devletin zayıflığından yararlanarak Çin imparatoruna karşı ayaklandı. Çin imparatoru bu durumda Uygur Kağanı Moyençur'dan yardım istedi. Arap halifesi de imparatora bir ordu ile yardım etti. Bu sırada Uygur Kağanı ordusu ile Çin'e girerek 757'de Loyang kentini geri aldı. Çin imparatoru bunun üzerine Uygurlar'a yıllık vergi ve ikiyüz ton ipek vermeyi kabul etti. Moyençur'dan sonra Bögü Kağan Uygurlar'ın başına geçti, iç karışıklıkların sürdüğü Çin'e girerek kendisi ile ticaret yapmaları için Çinlileri zorladı. Bu seferden sonra Uygur tüccarları Çin içine girerek serbest dolaşma ve istedikleri gibi mal alıp satma hakkını elde ettiler. Çin ipekleri karşılığında Uygur hayvanları Çin pazarlarında satılmaya başlandı.
Bögü Kagan'ın Çin'e gitmesi Türk kültür tarihi açısından büyük sonuçlar yarattı. Çin'de Mani rahipleri ile tanışan kağan dönüşünde dört Mani rahibini Uygur ülkesine beraberinde getirdi. Rahiplerin etkisinde kalan Bögü Kağan kısa bir süre sonra Buda dini yerine Mani dininin resmi devlet dini olmasını istedi. Bunun en başta gelen nedeni Türkler'in din açısından Çinlilerle ilgisinin kesilmesiydi. Buda dininden olan Çinliler Uygur Türklerini etkilemeye çalışıyorlardı, ikinci önemli neden ise, pasif tutumu savunan Buda dininin Türkler'in savaşçılık ruhunu zayıflatmasıydı. Çin'de yeniden büyük karışıklıklar çıkınca bazı kesimler Bögü Kagan'a Çin'i istila etmesini önerdiler. Bunu benimseyen Bögü Kağan hazırlıklarını sürdürürken yeğeni Bağa Kağan tarafından öldürüldü. Bağa Kağan başa geçtikten sonra Çin'e karşı tutumunu değiştirdi. Bu ülkeyi elde etmenin kolay olduğunu ama, yönetmenin zor olduğunu düşünüyordu. Ayrıca Türkler bu kalabalık nüfuslu toplumun içinde eriyip gidebilirlerdi. Doğu Göktürkleri zamanla Çin'in içinde eriyip gitmişlerdi. Bağa Tarkan'dan sonra başa Külüg Bilge ve Kutluk Bilge geçtiler.
Çin'in karışıklığından yararlanmak isteyen Tibetliler bu ülkeye akınlara başladılar. Çin ile iyi ticaret ilişkileri olan Uygurlar bu durumlarını yitirmemek için Çin'i Tibetlilere karşı korumak istediler, ne var ki, başarıya ulaşamadılar. Uygurlar'ın Tibetlilere yenilmesinden sonra ülkede karışıklıklar başladı. Kutluk Kağan (795-805) başa geçtikten sonra ise Uygur devleti yeniden düzene girdi. Ekonomik çalışmalar ve ilişkiler birden gelişmeler gösterdi. Kutluk Kağan ile başlayan düzenli dönem daha sonra başa geçen Külüg Bilge zamanında huzur ve gelişme dönemine dönüştü. Ondan sonra başa geçen Alp Bilge Kağan ile Bulmuş Küçlük Bilge zamanlarında Uygur devleti yüksek dönemlerini yaşadı. Bunlar zamanında, Karabalgasun kenti civarına Uygur dönemini anlatan yazıtlar dikilmişti. Bu kağanlar Uygur devletine saldıran Tibetlileri durdurmuşlar, hakanlığa bağlı olan Karlukları yeniden düzenli bir yönetime kavuşturmuş ve Uygurlar'ın diğer ülkelerle olan ekonomik ilişkilerini geliştirmişlerdir.
Uygur devletinde çıkan yeni karışıklıklar sonucunda bu iki kağan da öldürülünce devlet yeniden sarsıldı. 620 yılından sonra Yenisey bölgesinde karışıklık çıkaran Kırgızlar kalabalık güçlerle 840 yılında Uygur devletine saldırarak Karabalgasun kentini ele geçirdiler, halkı da kılıçtan geçirdiler. 839 yılında yaşanan çok şiddetli kış da Uygur devletinin ekonomik ve sosyal açıdan belini büktü. Bu olayların birbirini izlemesiyle Hun, Tabgaç, Göktürklerden sonra siyasal sahneye çıkarak tam bir yüzyıl hükümranlık süren birinci Uygur devleti yıkıldı.
Maniheizm dininin Uygurlar'ın savaşçılığını yitirmesinde ve giderek yazgılarını kabul eden pasif bir tutumu benimsemelerinde önemli rolü vardır.
Daha önceleri birkaç kez yendikleri Kırgızlara yenilmek birinci Uygur devletinin sonu oldu. Bu olay üzerine Uygurlar kendi ülkelerinden göç etmeye başladılar. Kağan ailesinden iki kardeş Uygurlar'ın göçlerini yönlendirdi. Doğudaki Uygurlar Çin sınırlarına, orta ve batıda yaşayanlar ise, Asya'nın önemli ticaret merkezlerine giderek bu bölgelerde yerleştiler. Bir milyon kişiden fazla bir topluluk Kansu bölgesine göç etti. İkinci bir kafile Beşbalık yöresine, daha küçük bir Uygur topluluğu da Kaşgar ve Hotan bölgelerine yerleştiler. Kansu taraflarına göç eden Uygurlar Vuhi Tekin'i kendilerine kağan olarak seçtiler.
Kansu'nun merkezi Kançu kentini merkez alan Uygur Türkleri burada ikinci Uygur devletini kurdular. Yeni kurulan devletin adı tarih kaynaklarında Kançu Uygur devleti olarak geçmektedir. Uygurlar Çin ile daha çok ticaret üzerine kurulu bulunan ilişkilerini, imparatorun kızları ile Uygur prenslerini evlendirerek sağlamlaştırmışlardır. Ancak Tang hanedanına karşı ayaklanmaların arttığı onuncu yüzyıl başlarında Kansu Uygurları bağlı oldukları ve merkezi Tunhu olan Çin bölgesi ile ilgilerini kestiler. Burada 905 yılında bağımsız bir devlet kuran isyancı general, Altındağ Krallığı adını verdiği bu devlete Uygurlar'ı da katmak istemiştir. Bunun üzerine Kansu Uygurları gönderdikleri ordu ile bu devletin merkezini kuşatarak egemenliğine son vermiştir. Bu olaydan sonra Uygurlar'ın batı kolu da bağımsızlık kazanmıştır. Uygurlar bu zaferden sonra yeniden güçlenme dönemine girmişlerdir. Kansu Uygur Devleti, Uygurlar'ın tarihinde ikinci dönem oluyordu. Artan ticari ilişkiler ile beraber Uygur devletinin bölgedeki siyasal gücü de eskisine oranla daha iyi bir düzeye ulaşmıştı. Bu sıralarda Çin'de Tang hanedanı düşmüş ve Beş Sülale dönemi başlamıştı. Bu beş sülalenin üçünü Şato Türkleri kurmuştu. Çin'in iç sorunlarına yönelmesi sonucunda Uygurlar Çin ile bağlantılarını keserek tam anlamıyla bağımsız bir devlet durumuna geldiler. Ancak Uygurlar'ın bu ikinci bağımsızlık dönemlerinin de fazla uzun sürmediğini ve önce 940 yılında Kitanların, daha sonra 1028 yılında da Tangutlar'ın egemenlikleri altına girdikleri görülmektedir. Uygurlar, Cengiz Han Moğol İmparatorluğu'nu kurunca bu yeni devletin içinde yerlerini aldılar. Uygurlar bu imparatorluktan sonra da Kansu bölgesinde yaşamayı sürdürdüler ve buranın halkı oldular. Günümüzde bile Sarı Uygurlar Kansu bölgesinde yaşamaktadır. En eski Türk lehçelerinden birisi olan Uygurca'yı konuşmakta, günlük yaşamlarında Orhun yazıtlarında kullanılan numaralama sistemini kullanmaktadırlar. Kansu Uygurları sonraki dönemlerde büyük bir askeri güç gösteremediklerinden haklarında tarih kaynaklarında fazla bilgi yoktur. Moğol İmparatorluğu'ndan sonra Orta Asya'da kurulan yeni devletlerin içinde Kansu Uygurları da o bölgenin halkı olarak yerlerini almışlardır.
"Ulug Tanrıda Kut Bulmuş Alp Külüg Bilge" idi. Kağan seçiminden sonra bu bölgede oturan Uygurlar Doğu Türkistan Uygur devletini resmen kurdular. Böylece Kansu Uygurları'ndan sonra Doğu Türkistan'daki Uygurlar da bağımsızlıklarını açıklayarak ikinci bir Uygur devleti kuruyorlardı, iç çekişmelerle uğraşan Çin bu yeni Uygur devletini resmen tanıyarak yakın ilişkiler kurdu. 900 yıllarından sonra Uygur devleti ile ilgili kaynaklarda çok az bilgi verilmektedir. Güney sınırları Tibet, batı sınırları Karluklar ile çevrili bulunan bu Uygur devletinin Turfan, Kaşgar, Beşbalık, Kuça, Hami gibi büyük kentleri bünyesinde toplayan ülkelerini genişletmek gibi bir politika izlemedikleri anlaşılmaktadır. Bu koşullarda dış politikası sönük geçen Uygurlar, savaştan çok ekonomi ve ticaret ile uğraşmışlar, Çin ve Batı ülkeleri ile ticaret ilişkilerini geliştirmişler, kültür ve sanata ağırlık vererek önemli eserler meydana getirmişlerdir. Eski Türk kültürünün doğmasında ve kişilik kazanmasında Uygur devletinin çok önemli rolü vardır.

Karahanlılar Devleti'nin Türk tarihi açısından önemi, ilk kez Türk ve İslam sentezini yapan devlet olmasındadır. Türklerin, Müslümanlığı benimsemesinden sonra kurulan bu devlet, hem Türk, hem de İslam karakterini taşıyordu. Uygur alfabesini kullanırlar ve Türkçe konuşurlardı. Orta Asya'dan gelen Yağma Türk boyu tarafından kurulan Karahanlılar Devleti, yaklaşık olarak üç milyon kilometrekarelik bir alana yayılmıştı.

Türklerin göçebelikten vazgeçerek yerleşik bir yaşam sürmeye başladıkları dönemde, ortaya çıkan ilk Türk devleti, Karahanlılar Devleti'dir. Karahanlılar Devleti'nin kökeni epeyce karışıktır. Bir görüşe göre, Karahanlılar Devleti'nin kurucusu ve yöneticisi Göktürkler'in, Aşına soyundan gelen Karlukların bir koludur. Doğu Göktürk siyasal birliği 742 yılında dağılınca, bozkır egemenliği önce Basmıllara, sonra da Uygurlar'a geçer. Uygur ve Basmıllarla birlikte Göktürk Devleti'nin yıkılmasına katılan Karluk beği, ilkin sağ yabgu, daha sonra da sol yabgu yapılır. Sol yabgu, kağandan sonra en yüksek makamdır. Karluklar Çin-Arap ve Arap-Turgeş savaşlarından yararlanarak Balasagun ve Taraz bölgelerini ele geçirirler. Sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Kaşgar'ı alırlar. Uygur devleti Kırgızlar tarafından yıkılana kadar Uygurlar'a bağımlı kalırlar. Uygur Devleti'nin ortadan kalkmasından sonra, Kırgızlar Türk geleneklerine değer vermediklerinden, bozkır egemenliğinin Ötüken'e bağlı olduğu inancı da yıkıldı. Yerleşik yaşama yönelen, Mani dinini benimsemiş Uygurlar'da, eski gelenekler değerini yitirdiğinden, henüz şaman olan ve soyunu Kağan Aşına sülalesine bağlayan Karluk yabgusu kendisini bozkırlar egemeninin yasal mirasçısı sayar ve büyük kağan anlamına gelen "Karahan" unvanını alır. Tarih kaynaklarında Karaordu veya Kuzordu diye geçen Balagasun'u başkent yapar.
Bir başka görüş ise, Karahanlı Devleti'nin kökenini, Doğu Göktürk ve Uygur siyasal kuruluşlarının temel öğesi oları Dokuz Oğuzlara bağlar. Buna göre Türgeş'ten sonra Karluklar, Onokların dağılmasını önleyemeyen ve İslam fetihlerine direnemeyen zayıf bir topluluktur. Karahanlı Devleti'ni, Dokuz Oğuzlardan gelen Yağma sülalesi kurar. Dokuz Oğuzlar'dan bir bölüm ayrılarak, Karluk Türkleriyle birleşir. Türk kağanı bundan hoşlanmaz ve Dokuz Oğuz'u Karluk ve Kimek arasında bir yere, Sarısu bölgesine yerleştirir. Yağma adlı Dokuz Oğuz şefinin topluluğu orada barınamaz, kağanın yanına gider. Yağma boyunun yöneticileri Dokuz Oğuz kralları ailesinden gelmektedir. Yağma kralları genel olarak Buğra Han unvanını taşımaktadırlar. Yağmalar Kaşgar ve Narin arasındaki bölgede yaşarlar. Buğra Han unvanlı Karahanlılar da Kaşgar kenti ile sıkı bir bağlantı içindedirler. Karahanlı sülalesinin Yağmalarla bağlantıları bazı otoritelerce kesin sayılmaktadır.

Karahanlılar, ister Göktürk-Aşına-Karluk, ister Dokuz Oğuz-Uygur kökenli olsunlar, bölgede göçebe boyları birleştirerek önemli bir siyasal birlik kurarlar. Altay-Türk bozkır sistemine göre bu boy toplulukları, büyük ve küçük kağan arasında paylaştırılır. Doğu bölgesine egemen büyük kağan, Balasagun'a yerleşir ve Arslan Karahan unvanını taşır. Batı'daki küçük kağan ya da ortak kağan ise önce Taraz'a daha sonra Kaşgar'a yerleşir ve Buğra Han unvanını taşır. Arslan, Çiğil boyunun, deve ise Yağma boyunun simgesidir.
Boyların paylaşılması sülalenin daha alt birimlerinde de sürer. Karahanlı soyundan dört alt kağan ile altı hükümdar vekili, iki başhükümdarı izler. İki alt kağan için, simge adlarıyla birlikte Arslan İliğ ve Buğra İliğ unvanı kullanılır. Hükümdar vekilleri ise Yinal unvanını taşırlar. Her rütbenin belirti bir unvanı vardır ve bu rütbeler hiyerarşik bir sistem meydana getirirler. Arslan İliğ yeri boşalınca Yinal, Arslan Han yeri boşalınca da Buğra Han yerine geçer ve eski unvanı bırakıp yeni unvan taşımaya başlar. Ne var ki, aile içindeki bu hiyerarşinin sık sık çiğnendiği ve bu yüzden savaşların çıktığı görülür. Karahanlıların ilk saptanan büyük kağanı Bilge Kül Kadir Han'dır. Ondan sonra, oğulları Bazır Arslan Han Büyük Kağan, Oğulcak Kadir Han ise Ortak kağandır. Ama yeğeni Satuk, savaşla Oğulcak'ın yerini alır ve Satuk Buğra Han olur. Onun oğlu Baytaş büyük kağan Arslan Han'ı yenerek sülalenin bu kolunu ortadan kaldırır, kendisi başa geçerek Büyük kağan olur. İlk kez İliğ unvanını kullanan kardeşi Süleyman'ın oğlu Harun Buğra Han'dır. Buhara'nın kesin fethini sağlayan Nasır, Arslan İliğ unvanı ile alt kağandır. Ağabeyi Togan Han Büyük Kağandır. Harun'un oğlu Yusuf Kadir Han, Arslan İliğ'den daha üst rütbede ortak kağandır. Bir süre sonra Arslan İliğ kendisini Büyük Kağan ilan eder ve ağabeyi ile savaşmaya başlar. Nasır ölünce kardeşi Mansur Arslan İliğ olur. O da kendisini büyük Kağan olarak ilan eder, küçük kardeşi Yinal Tekin ise onun yerine Arslan İliğ olur. Gerçek Büyük Kağan Togan ile savaşa girişirler. Togan Han bu savaşta ölünce onun yerine yasal olarak ortak Kağan Yusuf Buğra Han geçer.

Bulundukları eyaletlerde bağımsız boylar bulunmasına karşın, Karahanlı soyu birbirlerinin rütbe ve eyaletlerini ele geçirmek için iç savaşı sürdürürler. Karahanlı soyunun sürekli olarak birbirleri ile boğuşması devletin iç ve dış güvenliğini sarsar, bu nedenle de Karahanlı Devleti bir süre sonra parçalanır ve ortaya Doğu ve Batı olmak üzere iki ayrı Karahanlı Devleti çıkar. Önceki Türk devletlerindeki gibi Karahanlı Devleti de Doğu ve Batı olmak üzere geleneksel biçimde bölünmekten kurtulamaz.

1040 yılında Karahanlı Devleti ikiye bölünür. Batı Karahan Devleti Semerkand ve Buhara gibi büyük İran-İslam kültür merkezlerini sınırları içine alır. Doğu Karahan Devleti ise başkent olarak Kaşgar'ı seçer ve daha çok Buda ile Mani dininin etkin olduğu bölgeleri sınırları içine alır. Ne var ki, ilk Türk-İslam edebiyatı, İran-İslam etkisindeki Batı devletinde değil de Doğu Karahan Devleti'nde gelişir. Gerek Batı, gerekse Doğu devletlerinde eski siyasal sistem sürer. Karahanlı soyundan büyük Kağanlar, ortak kağanlar, iliğler ve yinallar geniş bağımsızlık içinde kendilerine bağımlı bulunan boyları ve kavimleri yönetirler.

Karahanlı Devleti, göçebe bozkır düzeninden klasik İslam devletine bir geçiş aşaması olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Askeri güç geniş ölçüde göçebe savaşçılara dayanmaktadır. Prensler kentlerde otururlar. Soylarına bağlı kavimlerin askerleri, savaşçı niteliklerini yitirmesinler diye bu kentlerin yakınında kurulan çadırlarda göçebe yaşamı sürerler. Askeri gücünü Selçukluların Oğuzlarına dayandıran Ali Tegin Buhara'da oturmaz, kent yakınında Karluk Ordu adını verdiği ordu karargâhında otururdu. Bastırdığı paralara da Karluk-Ordu adını vermiştir.

Karahanlıların tarihi konusunda Batılı ve İslam kaynakları pek birbirini tutmamaktadır. Bu devletin adının Batılı tarihçiler tarafından verildiği ve güçlü hanlılar anlamına gelen Karahanlılar olduğu da ileri sürülmüştür. Karahan, karaordu Türkçe'de büyük baş ve güçlü anlamında kullanılmıştır. İlig unvanı bu devletin kurucusu olan hanedanın bir özelliğidir. Bu unvan arslan ve buğra ile birlikte devletin dört alt kağanından ancak ikisi tarafından kullanılmıştır. Devlet yapısı ve yönetimi olarak eski Türk sistemini uygulayan Karahanlıları, İran sistemini bilen Müslümanlar hiç anlamamışlardır. Karahanlı Devleti'nin yapısı kadar sülalenin kaynağı da tarihsel belgelerde tartışmalıdır. Çeşitli kaynaklara göre Karahanlı sülalesinin orijini olarak Uygur kökeni, Türkmen kökeni, Yağma kökeni, Karluk kökeni, Karluk-Yağma kökeni, Çiğil kökeni, Tuchu kökeni gibi çok değişik görüşler ileri sürülmüştür.

Bölgedeki karışıklıklardan yararlanan Karluklar 740 yılından sonra Balasagun ve Taraz yörelerini ele geçirmişlerdir. Tibetliler ile Uygurlar arasındaki savaştan yararlanan Karluklar, Kaşgar kenti ve civarını da ele geçirme şansına sahip olmuşlardır. Kırgızların Ötüken ve bölgesini işgal ederek, Uygur Devleti'ni yıkmasından sonra, bozkır yöreleri başsız kaldı. Bunun üzerine kendi soyunu Aşma sülalesine bağlayan Karluk Yabgusu kendisini bozkırların yeni egemeni ilan ederek büyük kağan anlamında Kara-Hakan adını aldı. Merkez olarak Çu boyunda Balasagun civarında bulunan Karaordu seçildi. Yeni devlet kendisine bağlı bulunan kavimleri yarı yarıya böldü ve iki kağan yönetiminden çift hükümdarlık sistemine geçti. Doğu bölgesinin egemeni Büyük Kağan Karaordu kentinde yaşıyordu. Aynı zamanda Arslan Kara Hakan unvanı ile de tüm Karahanlıların en üst düzeydeki egemeni oluyordu. Batı bölgesinin yöneticisi Serik Kağan önce Taraz'da sonra da Kaşgar'da oturmuştu. Buğra Kara Hakan adı ile Batı bölgesinin yöneticisiydi. Karahanlı devletinde bir hiyerarşi vardı ve çeşitli unvanlar yükselme sırasına göre kazanılırdı. Bir üst makam boşaldığı zaman onun altında bulunan, o üst makama geçerdi. Üst düzey unvanları hep devlet kurucusu hanedanın üyelerine veriliyordu.

Kağan hanedanının yanı sıra bir de başta Yuğruş olmak üzere vezirler topluluğu bulunuyordu. Başkomutana Subaşı, saray nazırına Tayangu, bitikçi ve maliye nazırına da Ağıcı denirdi. Bu tür görevlere hanedan ailesinden olmayanlar da getirilirdi. Sülaleden gelen hükümdar vekilleri irken, sağan, inanç, ongun, toğrul adlarını taşırlardı.

İlk Karahan hükümdarı Bilge Kül Han önce Samanoğulları ile savaşmak zorunda kalmıştır. Samanoğullarını yenerek ülkesini genişleten bu kağanın yerine daha sonra iki oğlu geçti. Oğlu Bazır, Arslan Han adı ile Balasagun'da, Oğulcak da Kadir Han adı ile Taraz'da başa geçtiler. Samanoğulları Taraz'ı ele geçirince Oğulcak da Kaşgar'ı merkez yaparak devleti yeniden düzenledi. Bu arada asi Samanoğulları'ndan birisinin ülkesine sığınmasına izin veren Oğulcak, yeğeni Satuk'un bu adam aracılığıyla Müslümanlığı benimsemesine yardımcı oldu. Satuk'un Müslüman olmasından sonra, Karahanlı devletinin Batı kısmında Müslümanlık hızla yayıldı. Satuk Müslümanlık sayesinde yavaş yavaş güçlendi ve Büyük Kağan olmak için mücadeleye başladı. Müslüman gönüllülerden oluşturduğu ordusuyla Doğu bölgesinde egemen olmak için hazırlandı. Aral Gölü ve Hazar Denizi arasında yaşayan Oğuzlar bir süre sonra Müslüman oldular. Satuk Buğra Han Müslümanlığın verdiği yeni güçle kısa zamanda devlete ve bölgesine egemen oldu. Satuk Buğra Han'ın 955 yılında ölümünden sonra yerine geçen oğlu Baytaş Musa babasının büyük kağan ile başlattığı savaşı kazanarak hanedanın doğu kolunu ortadan kaldırdı ve kendini büyük kağan ilan etti. Bu noktadan sonra tüm Karahanlı Devleti Müslümanlığı benimsedi. 960 yılından sonra Karahanlı Devleti artık tam anlamıyla Müslüman bir devlet olarak yaşamını sürdürdü. Karahanlı Devleti tümüyle Müslüman olduktan sonra civar bölgelerin de Müslüman olması için İslam cihadı doğrultusunda savaşlara girişti. Musa'nın yerine geçen oğlu Hasan Musa da babasının başlattığı Müslümanlığı yayma savaşlarını sürdürdü. Kaynaklarda Arslanhan veya Karahan adı ile geçen Hasan Musa Kağan zamanında Samanoğulları devleti yıkılmış ve Fergana bölgesini Karahanlılar Devleti almıştı. 992 yılında, Satuk Buğra Hanın torunu Harun Buğra Han orduları ile Buhara ve yöresini ele geçirdi. Selçuklular arkadan orduları ile baskı yapınca Karahanlılar geri çekildiler ve bir yıl sonra Samanoğulları Buhara'ya yeniden sahip oldular. Harun Buğra Han ölünce yerine oğlu Ahmed Togan, han unvanı ile geçti. Togan Han sonradan Samanoğulları Devleti üzerine iki sefer düzenledi ve bütün Seyhun havzasını devletinin sınırları içine kattı. Ahmed'in kardeşi Nasır da İlig Han unvanı ile Batı kağanlığına geçti ve 999 yılında düzenlediği büyük bir sefer ile Buhara kentine girerek Samanoğulları Devleti'ni yıktı, hazinelerini ele geçirdi. 1002 yılında Samanoğulları ayaklanmak istediler ama, başaramadılar. Selçuklular bir yıl sonra Karahanlıları bozguna uğrattılar ama, İlig Han bir yıl sonra bu bölgeyi yeniden egemenliği altına aldı. Bu arada Gazne Valisi Sebük Tekin ölmüş yerine oğlu Mahmud geçmişti. Gazneli Mahmud Karahanlılar ile bir anlaşma yapmak istedi, İlig Han ile yapılan anlaşma sonucunda Ceyhun ırmağı iki devletin ortak sınırı oldu ve Mahmud, İlig Han'ın kızı ile evlendi. İlig Han tüm Samanoğulları ülkesini ele geçirmek istediğinden Mahmud Hindistan'dayken harekete geçti. Durumdan bilgisi olan Mahmud geri dönerek Karahanlıları yendi. İlig Han intikam almak için Hotan tarafında bulunan Yusuf Kadir Han'dan yardım istedi. 1008 yılında Belh yakınlarında yapılan savaşı, ordusunda Hindistan'dan getirdiği filler bulunan Mahmud kazandı.

Bu yenilgi Karahanlı Devleti için büyük bir dönüm noktası olmuştur. Yenilgiden sonra Karahanlı Devleti'nde hanedan ve taht kavgaları başladı. Bunun sonucunda Nasır bağımsızlığını ilan etti. Büyük kağan Ahmed de kardeşine karşı Gazneli Mahmud ile dostluk anlaşması yaptı. Bir yıl sonra Nasır kardeşine karşı bir sefer açarak Kaşgar'a doğru yola çıktıysa da şiddetli kış yüzünden bu seferi sonuçlandıramadı. Gazneli Mahmud bu hanedan anlaşmazlığını çözmek için aracılık önermiş ama Nasır ölünce konu kendiliğinden çözüme kavuşmuştu. Nasır'ın yerine üçüncü kardeş Mansur geçtikten sonra Karahanlılar tarihi ciddi boyutlarda karışıklık dönemine girdi. 1016 yılında Mansur büyük kağana karşı harekete geçerek kendisini büyük kağan ilan etti. Buna karşılık büyük kağan Ahmed'i oğlu ve kardeşi destekliyordu. Mansur'un darbe girişiminden sonra iki taraf arasında yoğun çatışmalar başladı. Bu iç savaş sırasında Gazneli Mahmud da Harzem'i işgal etti. Karahanlılar kendi içlerindeki kavga nedeniyle bu işgale seyirci kalıyor ve hiçbir şey yapamıyorlardı. Ahmed'in ölümü üzerine bu kez de Yusuf Kadir Han ile Mansur arasında savaş çıktı. Bir sûre sonra hiçbirisi kazançlı çıkamayınca anlaşma yapıldı ve ikisi ortak yönetime başladılar. Karahanlı Devleti böylece aynı anda iki kağana birden sahip oluyordu. Bu anlaşmadan sonra Gazneliler üzerine ortak bir sefer açıldı ama, gene Belh yakınlarında Karahanlılar yenildiler. Yenilgi üzerine Şehzade Ahmed ile Ali Tekin, Mansur'a karşı ayaklandılar. Mansur bunun üzerine kendisini dine adadı ve derviş oldu. Yusuf Kadir Han büyük kağanlıkta tek başına kaldı. Bu kez de kardeşleri ona karşı çıktılar. Yusuf Kağan bunun üzerine yardım için Gazneli Mahmud'a başvurdu. Yapılan anlaşma ile Ali Tekin'in eline geçen topraklar geri alınacak ve Yusuf Kagan'ın oğlu Muhammed'e verilecekti. Anlaşma çerçevesinde Gazneli Mahmud harekete geçti. Karşı koyabilecek gücü kendinde bulamayan Ali Tekin kaçtı. Gazneli Mahmud onu izlemeyerek Gazne'ye geri dönünce Ali Tekin, Buhara ve Semerkand'da yeniden duruma egemen oldu. Karahanlı hanedanı içindeki savaşta daha sonra Yusuf ve oğullarının şansı açıldı. Savaşlardan yengi ile çıktılar ve ülkede birliği yeniden kurdular. Yusuf Kagan'dan sonra yerine oğulları Süleyman ile Muhammed geçtiler. Gazneliler ile anlaşmazlıklar sürdüğünden arada bazı savaşlar oldu. Kısa bir süre sonra taht kavgası yeniden başladı.

KARAHAN

Muhammed ve İbrahim kardeşler, kendisini büyük kağan sayan Kadir Han oğlu Süleyman'dan ve onun yönetiminden ayrılmaya karar vermişlerdi. 1042 yılında uygulanmaya başlanan bu karar sonucunda Karahanlılar Devleti ikiye bölündü. Doğu Karahanlılar ülkesi başkent Balasagun ve civarındaki bölgeleri kapsıyordu. Büyük Kağan Balasagun'da otururken, bağlı kağanı Kaşgar veya Talas'ta oturuyordu. Batı Karahanlılar ise Fergana bölgesiyle Seyhun ve Ceyhun nehirleri yöresinde yaşıyorlardı. Batı Karahanlılar büyük kağanı önceleri Özkent daha sonra da Semerkand'da oturmuş, Batı bölgesi bağlı kağanı ise Buhara'yı merkez edinmişti. Doğu ve Batı Karahanlılar arasındaki sınır da Hocand oluyordu. Ortada kesin bir sınır yoktu. Sınır daha çok bu iki devletin güçleri oranına göre çiziliyordu. Böylece bir Türk devleti daha Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmüş oluyordu.

Doğu Karahanlılar Devleti

Bu devletin tarihi, bölünmeden sonra eskisine oranla durgun geçmiştir. Yusuf Kadir Han'ın oğlu olan Süleyman Batı Karahanlılara kaptırdığı toprakları geri almak için kardeşleriyle arasındaki anlaşmazlıkları sona erdirip her birinin yöneteceği ülke sınırlarını saptadı. Ancak buna karşın bir süre sonra 1056 yılında kardeşi Muhammed'in topraklarına saldırmaktan kendisini alıkoyamayan büyük kağan yenilerek esir edildi. Bundan sonra Muhammed kendisini büyük kağan ilan etti. Muhammed kısa bir süre sonra tahtını büyük oğlu Hüseyin'e bırakarak devlet yönetimini bıraktı. Muhammed'in başka bir eşinden İbrahim adlı bir çocuğu daha vardı. İşte bu eşi saray darbesi düzenleyerek kocasını zehirleyip, eski büyük kağan Süleyman'ı boğdurarak kendi oğlu İbrahim'i büyük kağan ilan ettirdi. Ancak İbrahim de bir süre sonra ölünce yerine Yusuf Kadir Han'ın küçük oğlu Mahmut büyük kağan oldu. Mahmut Kağan zamanında Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk'ü, Yusuf Has Hacip de Kutadgubilik adlı eserlerini yazmışlardı. Gene Mahmut döneminde iki Karahanlı Devleti arasında sınır konusunda bir anlaşma yapılmıştı. Mahmut'tan sonra yerine oğlu Omar geçmiş ama, kısa bir süre sonra Buğra Han Hasan büyük kağan olmuştur. Hasan döneminin en önemli olayı Doğu Karahanlı Devleti'nin Selçuk Hükümdarı Melikşah'ın uyruğu altına girmeleridir. Hasan'dan sonra başa geçen Ahmet zamanındaki en önemli olay ise Batı'ya doğru genişlemeye çalışan Karahitayların yenilgiye uğratılmasıdır. Bundan sonra başa geçen İbrahim ise, iç kargaşaları önlemek için Karahitayları yardıma çağırdı ve büyük kağan unvanını Karahitay Hükümdarı Kürhan'a devrederek Balasagun ve yöresinin bu yeni devletin egemenliği altına girmesine yardımcı oldu. İbrahim bu tarihten sonra Kaşgar'da oturarak İlgi Türkmen unvanını taşımıştır. İbrahim'den sonra başa sırasıyla Muhammed II, Yusuf ve Muhammed III geçtiler. 1211 yılında Doğu Karahanlılar Karahitaylara karşı ayaklandılar ve daha önce esir düşen Muhammed lll'ü esirlikten kurtararak Kaşgar'a getirdiler. Bunun Özerine Karahitaylar yeni bir sefer düzenleyerek Kaşgar'a yürüdüler ve Muhammed III ile beraber tüm Karahan beylerini kılıçtan geçirerek Doğu Karahanlılar Devleti'ne kesin olarak son verdiler.

Batı Karahanlılar Devleti

Batı Karahanlıların ilk büyük kağanı Muhammed l'dir. Onun dönemiyle ilgili önemli bir olaya kaynaklarda rastlanmamıştır. Yerine geçen kardeşi İbrahim Kağan ise Batı Karahanlı Devleti'nin en tanınmış hükümdarıdır. Kaynaklarda adı Tamgaç Han olarak geçen İbrahim Kağan, devletin tüm kurumlarını yeniden düzenleyerek adaletli bir yönetim düzeni kurmakla şöhret yapmıştır. Daha sonra başa geçen oğlu Nasır ise Selçuklular ile savaşmak zorunda kaldı. Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan büyük bir ordu ile yeni bir sefer düzenledi ama, bir saldırı sonucunda ölmesi bu seferi durdurdu. Nasır Kağan gelişen yeni tehlikeyi bir saldırı ile önlemek istedi. Selçuklu tahtına geçen Melikşah iki yıllık bir savaştan sonra Tirmiz'i geri aldıktan sonra Semerkand üzerine de yürüyünce, Nasır barış istemek zorunda kaldı. Melikşah'ın çok tanınmış veziri Nizamülmük'ün aracılığı ile barış yapıldı. 1080 yılına kadar başta kalan Nasır'ın yerine kardeşi Hızır geçti. Hızır'ın oğlu Ahmed ise başa geçince ulema ile düşünce ayrılığına düştü ve ulema da Selçuklu Sultanı Melikşah'tan yardım istedi. Melikşah 1088'de Buhara'yı işgal etti. Arkasından Semerkand ve Özkent düştü. Ahmed esir edilerek İsfahan'a götürüldü. Melikşah arkasında bir vali bırakarak ülkesine geri döndü. Kısa bir süre sonra Karahanlı ordusunun temelini oluşturan Çiğitler, Selçuklu egemenliğine karşı ayaklandılar. Vali kovuldu ve Doğu Karahanlıların ilk büyük kağanı Süleyman'ın oğlu Yakup, kağan olmak üzere Batı Karahanlı ülkesine çağırıldı. Semerkand'a gelen Yakup'un ilk işi Ciğil beyini öldürmek olunca Çiğlilerin desteğini yitirdi. Bu olaylar üzerine Melikşah yeniden Semerkand üzerine yürüdü. Yakup ise Fergana’ya kaçmaktan başka bir yol bulamadı. Melikşah yeniden bir vali tayin ederek ülkesine döndü. Kısa bir süre sonra da Ahmed'i tahtına yeniden getirdi. İsfahan'da bulunduğu sırada Batıniler ile ilişki kurmakla suçlanan Ahmed zındıklık suçu ile ulema tarafından esir edildi, açık bir yargılamadan sonra 1095 yılında idam edildi.

Daha sonra başa geçen üç büyük kağan olan Mesut, Süleyman ve Mansur dönemlerinde göze çarpan önemli bir olay olmamıştır. 1099 yılında büyük kağan olan Cibrail'in Melikşah'ın oğulları arasında çıkan karışıklıklardan yararlanarak Horasan'ı ele geçirmesiyle yeniden Selçuklular ile Karahanlılar arasında gerginlik dönemine girildi. Horasan Valisi Sancar ise daha sonra bu toprakları geri alarak Karahanlıların kağanını idam ettirdi. Sancar bu zaferden sonra Seyhun ve Ceyhun ırmakları bölgesini yeniden düzenleyerek kendilerine bağladı. Aynı zamanda kendi yeğeni Muhammed ll'yi Karahanlıların başına büyük kağan olarak tayin ettirdi. Muhammed'in bütün ömrü iç savaşlarla geçti ve çok kez Sancar’dan yardım istemek zorunda kaldı. Döneminin son günlerinde Sancar ile anlaşmazlığa düştü ve Sancar, Semerkand'ı zaptederek devlet hazinesine el koydu, yeğeni Muhammed'i esir aldı. Muhammed'in yerine geçen Ahmet II, Sancar'ın egemenliğini tanımadı ve onunla savaştı. Sancar yeni kağanı tanımamış, onun yerine Ali Tekin'in torununu tayin etmişti. Daha sonra da İbrahim ve Mahmud II büyük kağanlığa seçilmişlerdi.

Sancar'ın yeğeni olan Mahmud II, tüm geleceğini Selçuklulara dayandırmıştı. Bu sırada Karahitaylar Karahanlılar ülkesini istila ettiler ve kağan Semerkand'a çekildi. Karluklar da kağan ile anlaşmazlığa düştüklerinden ayaklanarak Karahitaylar' dan yardım istediler. Bunun sonucunda Katvan'da Selçuk ve Karahitay orduları karşılaştı ve sonunda Selçuklular yenildiler. Mahmut'un kardeşi İbrahim III Karahitaylar'ın korumasında kağan oldu. Yeni kağan da Karluklar ile geçinemedi. 1156 yılında Kallabad savaşında İbrahim III öldürüldü, İbrahim'in yerine geçen Hasan Tekin oğlu Ali intikam almak için önce Karlukların başbuğu Yabgu Han'ı öldürttü, oğlunu ve diğer Karluk beylerini de azletti. Karluklar bu kez 1158'de Harzemşah'lı İl Arslan'dan yardım istedi. Ali ise Karahitaylar'dan başka Doğu Karahan Kağanı'ndan da yardım istedi. Harzem ve Karahitay orduları Zerefşan'da karşı karşıya geldilerse de savaş olmadı. Karluk beylerinin yerlerine geri verilmeleri koşulu ile anlaşma yapıldı.

Ali ölünce yerine kardeşi Mesut II geçti. Onun zamanında üke içindeki kargaşalıkların bastırıldığı ve Karluklar ile Oğuzlar'a karşı hareketin sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Onu izleyen kardeşinin oğlu İbrahim IV'ün başa geçtiği görülmektedir. Karahanlı Devleti'nin son kağanı İbrahim'in oğlu Osman'dır. Osman zaman zaman Harzemşahlar'a veya Karahitaylar'a uyruk olarak Karahanlı Devleti'ni sürdürmeye çalışmıştır. 1212 yılında Semerkand'da çıkan bir isyan sırasında bütün Harzemlilerin kılıçtan geçirilmeleri üzerine Harzemşah Semerkand'ı kuşatarak zaptetti ve Osman esir alınarak idam olundu. Karahanlılar sülalesinden Hasan Oğlu Hüseyin 1140'lardan sonra Batı'da Fergana'da bağımsız bir Karahanlı Devleti daha kurmuştur ama, Cengiz istilası ile bu devlet de ortadan kalkmıştır.

Göçebeliğin ve kabile bağlarının ağır bastığı bir ortamda Cengiz Han Devleti'nde görülen biçimde bir feodalleşme sürecinin Karahanlılarda da başladığı görülmüştür. Bu feodalleşme sürecine karşı kabilelerin tepkileri kanlı savaşlara yol açmamıştır. Örneğin Karluklar'ın savaşçılıktan uzaklaştırılarak zorla yerleşik yaşama geçmeleri gibi olaylar ortaya çıkmıştır. Bu kargaşalıklar özerk kent prensliklerinden kurulu bulunan Karahanlılar Devleti'nin pek de sağlam olmayan temellerini iyice sarsmıştır. Samanoğulları ve Gazneliler bozkıra dayalı Karahanlı Devleti'ni küçümserlerdi. Karahanlı ülkesi boş ve yoksul görüldüğü için oraya sefer yapmaya bile değmeyeceği söylenirdi. Karahanlıları bozkırda yaşadıkları için civar bölge toplumları barbar bir ulus olarak görürler ve ilişki kurmaktan kaçınırlardı.

Bununla beraber bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Karahanlı Devleti'nin önemli rolü olmuştur. Oğuz boylarının Orta Asya steplerinden kalkarak İran ve Anadolu içlerine kadar yayılmalarında Karahanlı Devleti'nin varlığı gene önemli bir rol oynamıştır. Oğuzlar'ın ve Selçuklu Devleti'nin ilk tarihi Karahan ve Gazne devletlerinin çerçevesinde gelişir. Karahanlı Devleti Orta Asya'dan Ön Asya'ya geçiş bölgesinde kurulduğundan, birçok geçişlere ve seferlere sahne olmuştur.

KAYNAK:http://www.denizce.com

 

 


Uygurlar

Uygur Adı

Orhun kitabelerinde, ilk defa, 717 yılındaki ayaklanmalar münasebeti ile zikredilen Uygurlar, Çin kaynaklarında çok eski zamanlardan beri adlarının çeşitli şekilleri ile anılmışlardı. Uygur adının manası, 974 te tamamlanan Çince Kiu Wu Tai adlı eserde şahin sürati ile dalaşan ve hücum eden diye açıklanmakta, fakat, diğer taraftan kelime uy (takip etmek) + gur tarzında (Sal-gur gibi) meydana geldiği belirtilmektedir.

Uygurların Menşei

Çin kaynaklarına Asya Hunlarından indikleri belirtilen Uygurların bir menşe efsanesine göre ataları Hun hükümdarlarının kızı ile bir kurttan türemiştir. Tabgaçlar devrinde (386-534) Kao-kü (Kao-che) adı ile görülen ve 5. asrın 2. yarısında bir beylik kuran Uygurlar daha sonra bütün yukarı Orta Asya yı kapladığı anlaşılan Tölesler in bir kısmını teşkil etmiştir ki, I. Gök-Türk Hakanlığı çağında o durumunu muhafaza ediyor ve o zaman Selenga ırmağı etrafında oturuyorlardı. 7. asrın ilk çeyreğinde Sir-Tarduşlar ın 6 kabileden kurulu birliğine katılmışlar, sonra P u-ku, Tongra, Bayırku ve Fu-lo-pu kabileleri Uygur kabilesi etrafında toplanarak, Uygur adını almışlardır. Beyleri Erkin ünvanını taşıyordu. Bu sırada 50 bin savaşçı çıkardıkları bilinmektedir.
I. Gök-Türk Hakanlığı nın çöküşe doğru gittiği yıllarda böylece ortaya çıkan Uygur Beyliği Erkin T e-kien tarafından idare edildi. Kie-li nin oğlu kumandasındaki Gök-Türk ordusunu mağlup eden (630 larda) P u-se zamanında Uygurlar kuvvetlenmiş, bilhassa P u-se nin annesi Vu-ho-hun un ciddiliği ve töre hükümleri hususundaki titizliği sayesinde beylik tamamen nizama girmişti. O zaman Erkin yerine İl-teber (Çincede Hie-li-fa) ünvanı kullanılmağa başlandı. İl-Teber liğin merkezi Tola nehri havalisinde idi.
İl-Teber T u-mi-tu, Tarduş başbuğunu mağlup ederek arazisini genişletti, sonra göneye Huang-ho ya kadar varan bir akın yaptı ve neticede Çin imparatoru tarafından tanındı (646). Kendini Kagan ilan etti, ülkesini Gök-Türk tarzında teşkilatlandırdı. 647 de Çin tarafından baskı altına alınmak istenen ve neticede Çin in tahriki ile öldürülen T u-mi-tu (648) nun oğlu P o-çu, Çin in On-Oklar başına kagan yaptığı Holu yu mağlup ederek Taşkent yakınlarına kadar ilerlerdi (656). Ondan sonra yerine geçen kız kardeşi zamanında gittikçe zayıflayan Uygur Beyliği nihayet Kapagan Kagan tarafından Gök-Türkler e bağlandı.

Uygur Hakanlığı nın Kuruluşu

uyghurflag

745 de Gök-Türk idaresini yıkarak, Ötükende bir hâkanlık kuran Uygurlar 9 uruğ dan meydana gelen bir birlik olup Karluk ve Basmıllar ı da kendilerine bağladıklarından birlikteki kabile sayısı 11 e yükselmişti. Orhun kıyısındaki başkenti Ordubalık (sonraki Kara-balgasun yakınında) ı kuran ilk Uygur hâkanı Kutlug Kül Bilge 747 de öldü. Yerine oğlu Mo-yen-çur kagan oldu ( Tanrıda bolmuş il etmiş Bilge kagan 747-759).
Bugünkü kuzey Moğolistan da Şine-usu gölü yakınındaki Uygur hâkanlığının ilk devri için çok mühim olan, kitâbeden anlaşıldığına göre, ihtimâl o sırada Basmıllar ın birlikten ayrılmış olması dolayısıyla 10 kabileden kurulu Uygurlar ın hâkanı Mo-yen-çur, kuzeyde Kırgızlar la, batıda Karluklar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllar la, ayrıca Sekiz-oğuz, Dokuz-Tatar ve Çikler le savaşmış, hâkimiyetini Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, iç- Asya ve Kerulen e kadar yaymış, oğullarını yabgu, şad tâyin etmişti. Fakat asıl Çin üzerinde tesirli oldu.

Talas Savaşı

Karluklar tarafından desteklenen İslâm kuvvetleri ile Çinliler arasında cereyan eden büyük Talas muharebesi (751) inde Çinliler ağır mağlûbiyete uğramış, Tarım havzasının Uygurlar a geçmesini sağlayan ve Çin in Orta Asya dan çekilmesi ile sonuçlanan bu savaş üzerine, Çin de büyük hâdiseler olmuştur ki, bunların en mühimi, Türk anadan doğan An-lu-şan adlı bir kumandanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Lo-yang (755) ve Ç ang-an (757) ı zapt ederek kendisini imparator ilan etmesi idi. Mo-yen-çur, T ang imparatoru Su-stung u destekledi. Lo-yang ı geri aldı (757). Çin yılda 200 bin top ipek vermeği taahhüt etti.

Uygur-Çin Münasebetleri

759 da yerine geçen Bögü Kağan (759-779) , (Tanrıda bolmuş il tutmuş Alp Külüg Bilge Kagan) da dikkatini karışıklıkların devam ettiği Çin e çevirmişti. Asıl niyeti T ang sülalesinin artık sözünün geçmediği Çin e hakim olmaktı. Uygur ordusunun Çin de görünmesi ile (762), hakanla akrabalık kurmuş olan Töles menşeli, Çin kumandanı P u-ku (Buku, Türk ünvanı) Hua-ien tarafından isyancılar zararsız hale getirildi ve Uygur ileri harekatı önlendi ise de, Türk nüfuzu Çin de çok artmıştı. Başkent ve şehirlerde pekçok Uygur serbestçe ticaret yapıyor, istedikleri kadar ipekli kumaş alıp, istedikleri fiyattan satıyorlardı. Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin i korumak üzere P u-ku Huai-en in daveti ile Bögü nün yaptığı Lo-yang seferi (763) Türk kültür tarihi bakımından büyük neticeler doğurdu. Hakan Ötüken e dönerken, Uygurların hayat ve telakkilerinin değişmesi bakımından çok tesiri görülen Mani dinini Türkler arasında yaymak üzere, dört rahibi de beraberinde getirmişti. Böylece hayvani gıdalar yemeği yasaklayan, savaşçılık duygusunu zayıflatan, Hıristiyanlık- Mazdeizm-Budizm karışımı bir din olan Manihizm, haakan tarafından kabul edilerek Türk ülkesinde resmi bir mahiyet kazandı.

Manihaizmin Yerleşmesi

Kırgızlar üzerinde de bir zafer kazanan Bögü Kagan, akrabası nazır Baga Tarkan tarafından öldürüldü ve bu nazır hakan oldu (779-789. Alp Kutlug Bilge Kagan). Cesareti ve idaresi övülen, dünya nizamı için kanunlar hazırladığı bildirilen bu hakan Kırgızlar ı tekrar mağlup etti ve bir Çinli prenses ile evlenmesi sonunda, Uygur tüccarlarının Çin de tahakkümlerinden doğan bazı anlaşmazlıklar ortadan kalktı. Yerine ay Tangride Kut Bulmuş Kütlü Bilge Kagan (789-790) ve sonra bunun oğlu Kutlug Bilge (790-795) hakan oldular. Eskiden beri Çin e karşı ilgi duyan Tibetliler o sırada Beş-balık havalisinde bulunan Şa-t o (Çöl) Türkleri ile anlaşarak, baskınlara başlamışlardı.
Çin i korumayı, iktisadî ve kültürel sebeplerle, gelenek haline getirmiş olan Uygurlar, kuvvet göndererek tecavüzleri önlemek istedilerse de başarıya ulaşamadılar. İtibarı sarsılan hakan öldürüldü. Ötüken de karışıklık çıktı. Fakat 795 te hakan olan, sevilmiş kumandan ve idare adamı Kutluk (795-805), ay Tangride Ülüg Bulmuş Alp Kutlug Bilge Kagan ile, sonraki Ay Tangride Kut Bulmuş Külüg Bilge (805-808) zamanlarında bir huzur devri açıldı. İktisadî faaliyet gelişti. İç Asya nın mühim ticaret şehirlerine nüfuz edildi.
Dış siyaset yönünden zamanı oldukça sakin geçen hakan Ay Tangride Kut Bulmuş Alp Bilge (821-824) başkentte Kara-balgasun kitabesini diktiren hakandır ki hükümdarlığı başarılı geçmiş, Türkistan üzerine sarkmak isteyen Tibetlileri durdurmuş, hakanlığa bağlı Karlukların başına yeni bir yabgu tayin etmiş ve ta Sogd bölgesine kadar ticarî münasebetleri geliştirmiştir. Fakat sonra memlekette karışıklık baş gösterdi. Hakan Alp Bilge 832 de öldürüldü, Alp Kütüg Bilge Kagan (832-839) da nazırının tahrik ettiği bir isyanda telef oldu.

Uygur Devleti nin Ortadan Kalkması

Gittikçe yoğunlaşan Manihaizm tesirleri dolayısıyla Uygurlar da görülen gevşemeye karşılık, Yenisey bölgesinde yeni bir kudret halinde kendini gösteren ve 20 yıldan beri Orhun bölgesini baskı altında tutan Kırgızlar 840 yılında kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklarına girdiler. Kara-Balasan u zapt ederek hakanı öldürdüler. Ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken de devletleri yıkılan Uygurlar kütleler halinde yurtlarını terk ederek Çin sınırlarına ve daha kesif olmak üzere, zengin ticaret merkezlerinin bulunduğu İç-Asya ya, Beş-balık, Turfan, Kuça vb. sahasına göçtüler.
Hakanın ailesinden iki kadreş tarafından idare edilen bu göçten sonra Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göç sırasında, başlarında, kendileri tarafından kağan seçilen prens Vu-hi Tegin (841846) in bulunduğu Uygurlar bir müddet bazen Kırgızlar, bazen Çinliler tarafından hırpalandıktan sonra, bir kısmı Çin tabiiyetine girerken, diğerleri, 5. asırdaki eski yurtlarına, batıya doğru yollandılar ve her iki tarafta da devletler kurdular. Fakat bunlar artık Bozkır Türk Devleti nden farklı idiler. Hakimiyeti genişletme düşüncesinde olmamış, büyük siyasî çatışmalara girmemiş, başta Çin hükümetleri olmak üzere, komşuları ile dostluk ve ticaret münasebetlerini devam ettirmeyi tercih etmişlerdir.

Kan-Çou Uygur Devleti

Bir kısım soydaşlarının aşağı yukarı 150 yıldan beri sakin bulunduğu Kan-su bölgesine gelerek, buranın merkezi Kan-çou da yerleşen Uygurlar, Çin ile daha ziyade ticari faaliyetler üzerine kurulu iyi münasebetlerini, imparatorların kızları ile Uygur prenslerinin evlendirilmeleri gibi akrabalık bağları ile de sağlamlaştırmışlardır. Ancak T ang sülalesine karşı isyanların arttığı 10. asır başlarında Kan-su Uygurları, bağlı oldukları ve merkezi Tun-Huang (ünlü Bin-Buda mağaralarının bulunduğu yer) olan Çin askerî bölgesi ile ilgilerini kestiler. Burada 905 yılında, muhtar bir devlet kuran bir asi general Batı hanları nın Altın-dağ kırallığı adını verdiği bu devlete Uygurları tabi tutmak istemiş fakat Kan-çou Uygurları tarafından gönderilen Tegin adlı kumandanın idaresindeki ordu Tun-huang ı kuşatarak halkı kıral ı teslim etmeğe zorlamıştı (911) ki, bu hadise üzerine Uygurların batı kolu da istiklal kazanmıştır.
Kan-Çou ve Tun-huang Uygurları, büyük bir askeri kudret gösterememişler, bu sebeple de haklarında fazla bilgi mevcut olmamıştır. 10. asrın başından itibaren Mançurya ve Kore kabilelerini toplayarak kuzeyde bir baskı unsuru halinde beliren ve bilhassa 5. Sülale devrinde Çin in bazı kısımlarını ele geçiren K itan lar nihayet bir hanedan (Liao Sülalesi, 907-1211) kurarak Kuzey Çin de hükümran oldukları zaman, Uygur Devleti de onları (940 tan sonra) ve daha sonra 1028 lerde Tangutlar ın nüfuzu altına girdi. 1226 da da Cengiz Han Mogolları nın tahakkümü altına düştü. Kan-çou Uygurları daha o sıralardan beri Sarı Uygurlar diye bilinen Türk kavmidir ki, hala batı Çin sahasında yaşamaktadırlar.

Doğu Türkistan Uygur Devleti

İç Asya ya doğru göçen Uygurların başında, Vu-hi Tegin in kardeşi, Ngo-nie Tegin bulunuyordu. Kendisi 13 Uygur kabile birliğinin son kagan ı (846-948) kabul edilmektedir. Batıya gelen Uygur kolu Tanrı Dağları, Beş-balık, Turfan taraflarına yerleşerek, 840 da Kara-Balasagun da istilacılar eli ile öldürülen Uygur hakanının yeğeni, Mengli yi kagan (Ulug Tangride Kut Bulmış Alp Külüg Bilge) seçtiler (856). Tibetliler in hücumuna karşı, nüfuzu altında tutmak istediği bu bölgede kendisine bir dost arayan Çin, bu Uygur Devleti ni derhal tanıdı. 873 e doğru kagan ın Buku Cin olması muhtemeldir.
T anglar, ismen de olsa, kendilerine bağlı ve siyasetlerine uygun bir tutum içinde bulunan bu Uygur devletinin, meşru Çin idaresine isyan eden Turfan, Beş-balık askerî valilerini ortadan kaldırarak Hami ye kadar hakimiyet kurmalarına şüphesiz müdahale etmiyorlardı. Bu suretle siyasî nüfuzu gittikçe artan ve İç-Asya nın ticaret yolları üzerinde olması ile de iktisaden gelişen Uygur Devleti aynı zamanda Manihizm in bölgede yayılmasına vasıta oluyordu. Nitekim T anglar ın yıkılışı sırasında Tun-huang askeri bölgesini işgal eden Çin li kumandan, yukarıda bahsettiğimiz muhtar devlet ini kurarken Beyaz elbise giyen Gök-oğlu lakabını almıştı (Manihistler beyaz giyiyorlardı). Fakat bilindiği gibi, Kan-çou Uygurları bu muhtar devlet e son vermişler (911), bu tarihten itibaren Doğu Türkistan Uygur Devleti de müstakil olmuştu.
Bundan sonra, güneyde Tibet, Batı Türkistan da Karluk bölgesi ile sınırlı ve başlıca şehirleri Turfan, Kaşgar, Beş-balık, Kuça, Hami (Urumçi) olan ülkelerini müdafaa ile yetinerek sanat, edebiyat ve ticaret sahasında yükselen bu Uygur Devleti ile ilgili siyasi hadiseler hakkında fazla bilgi görülmüyor. Ancak 947 lerde başkentin Hoço (Doğu Türkistan da Kara-hoca = Kao-Ch eng) şehri ve yazlık merkezin de Beş-balık (Pei-ting) olduğu ve Gün Ay Tangride Kut Bulmış Ulug kut onanmış, alpın, erdemin, il tutmuş Alp Arslan Kutlug Kül Bilge Tangri Han ın devleti idare ettiği biliniyor. Uygur hükümdarlarına ıduk-kut lakabı verilmiş ve başkent Iduk-kut (İdi-kut) şehri diye anılmıştır. Uygurlar hakkında en ilgi çekici bilgiye, Çin deki Kuzey Sung imparatoru tarafından 981 de Kara-hoça ya elçi olarak gönderilen Wang-ye tö nün seyahat notlarında tesadüf edilmektedir ki kültür tarihi bakımından büyük değer taşır.
Doğu Türkistan Uygur Devleti nde, doğu Uygur kolunda olduğu gibi, Budizm çok yayılmış, hatta Manihizm den üstün bir mahiyet almış, bunun yanında Nasturi Hıristiyanlık ve başlangıçta pek az olmak üzere İslamiyet tesirlerin göstermiştir. Müslüman-Türk Karahanlılar, Kaşgarlı Mahmud un eserinde (1074) kâfir diye bahsedilen Uygurlar la mücadele ediyor ve Uygur memleketinde İslamiyeti yaymağa çalışıyorlardı. Sonra İslamiyet Çin e Uygurlar vasıtası ile girdiği için oradaki ilk Müslüman Çinlilere Huei-ho (Uygur) denilmiştir.
Doğu Türkistan Uygur Devleti (1209) da Cengiz Han a bağlandığı zaman, o tarihe kadar Kara-Hitaylar a tabi durumunda olan Iduk-kut Barçuk Art-Tegin bulunuyordu. İslam kaynaklarında daima Dokuz-oğuz diye bahsedilen Uygurların hakimiyeti fiilen sona ermekle beraber, Moğollar tabiiyetinde olarak Uygur sülalesi, İduk-kut ünvanı ile, Çin de Ming devrinin başlarına, son Uygur İdi-kut u Ho-şang, Ming sülalesi kurucusuna teslim oluncaya kadar (1368) devam ettiği gibi, birçok Uygur, Cengiz Moğolları devletinde yüksek idari vazife almış ve Uygur medeni tesirleri Asya nın doğusu ve batısında asırlarca hissedilmiştir.

Çağatay Sülâlesi ve Türkistan  

Cengiz İmparatorluğu'nun Çağatay ismi ile anılan Türkistan kısmında ayrı bir sülâlenin teşekkülü, Çağatay'ın ölümünden sonra olmuştur. Cengiz zamanında bu saha resmen Çağatay'a verilmiş olmakla beraber, hiçbir zaman Çağatay tarafından müstakil bir surette idare edilmemiştir. Bu bölgedeki eski Türk sülâleleri yerlerinde bırakılmış olduğu gibi, sonradan bu il içinde gördüğümüz Maveraünnehir'de, Hucent'te oturan Mahmâd Yalavaç ve sonra oğlu Mesut Bey tarafından büyük kağan namına idare edilmiştir.

Burasının Cengiz ailesinden ilk hanı Kara Hülagu olup (1242-1247). Kağan Güyük ona halef olarak Çağatay'ın oğlu Yisü Mengü'yü tayin etmişti. İmparatorluğun parçalanması ile neticelenen mücadeleden sonra, Çağatay'ın torunu Algu, Doğu ve Batı Türkistan'a, ayrıca Harezm ülkesinin bir kısmı ile Afganistan'ı da ilâve ederek, Çağatay oğulları tarafından idare edilen bir birlik vücuda getirmiştir. Algu'nun vefatından sonra (1266), hâkimiyet Ögedey ailesinden Kaydu'ya ve sonra bunun oğlu Çapar'a geçmişse de sonradan tekrar oğullarından Duva elinde kalmıştır (1291-1306)

İmparatorluğun parçalanmasına götüren iç savaşlar, bilhassa Türkistan'ın iktisadî vaziyetini sarsmış olduğundan, idarede devamlı bir istikrar temin edilememiştir. Duva'nın bilhassa iktisadî vaziyeti düzeltmek için Cengiz oğulları arasında umumî bir sulh yapma teşebbüsü de sonuçsuz kalmıştır. Tarma Şirin tahta geçince (1326-1333) İslâmiyeti kabul etmiş ve bu suretle Maveraünnehir'in diğer İslâm memleketleri ile olan iktisadî münasebetleri kuvvetlenmişse de, diğer taraftan Cengiz yasasını bozduğundan, şark kısmındaki kabilelerin ayaklanmasına sebep olmuştur.

Birkaç defa yer değiştiren idare merkezi, Kazan (ölm. 1346) zamanında tekrar yer değiştirerek, Maveraünnehir'de Karşı şehrine nakledilmiş ve bundan sonra idarede İslâm tesiri artık katîleşmiştir. 1346-47 yıllarından başlayarak, hanlar ile askerî kumandanlar arasında alevlenen mücadele neticesinde, merkezin kuvveti büsbütün zayıflamış ve idare, başta resmen Cengiz ailesine mensup bir han bulunmakla beraber, bunları istedikleri gibi kullanan kumandanlar elinde kalmış ve bu vaziyet pek az değişikliklerle Timur zamanına kadar devam etmiştir.

 

QaraXanilar Döliti

qarxan

 

 

Yette Sheher Xanliqi

kashgaria

 

Sherqiy Türkistan Jumhuriyiti

etaflag

Oğuz Han

Doğum tarihi tespit edilememiştir. İlk Hun hükümdarı Teoman ın oğludur. Teoman ın başka bir karısından ve Oğuz Han dan yaşça küçük bir oğlunun annesi, kendi oğlunu tahta geçirmek için çareler aradı ve sonunda Teoman ı kandırarak Oğuz Han ı güney-batı komşuları olan Kuşanlara rehin yollattı. O dönemdeki hukuk anlayışına göre, rehin, barış teminatı demekti.

Oğuz Han ın üvey annesi, oğlunun tahta geçmesini garantilemek için, Teoman ı bir kere daha kandırarak Kuşanlara savaş açtırdı. Anlaşma bozulduğundan, Oğuz Han ın Kuşanlar tarafından öldürülmesi gerekiyordu. Fakat Oğuz Han, süratle ülkesine kaçtı. Babası buna sevindi ve ödül olarak ona 10 bin askerlik bir vilayet verdi. Oğuz Han, yakaladığı bu imkanı iyi kullandı. Kahramanlık ve teşkilatçılık gibi özelliklerini kullanarak, kin duyduğu babasına karşı askeri hazırlığa başladı. Elindeki orduyu bir savaş makinesi haline getiren Oğuz Han, alışılagelmiş bir silah olan oku da geliştirerek menzilini uzattı. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, babasının üzerine yürüdü ve onu yenerek M.Ö. 209 yılında Hun tahtına çıktı.

Hun Devleti nin başına geçen Oğuz Han ın ilk işi, doğudaki Tunguzları ortadan kaldırarak, Hazar Denizi ne kadar olan bölgedeki bütün Türk boylarını da hakimiyeti altında toplamak oldu.
Türk boylarını birleştirerek ilk defa Türk birliğini kuran Oğuz Han ın devletinde, boylar iç işlerinde serbestti. Bu gelenek Osmanlılara kadar geldi. Boylar, merkezî devlete sadece vergi ya da haraç vermek ve asker hazırlamakla yükümlüydü.

Oğuz Han, M.Ö. 209-174 yılları arasında geçen otuz beş yıllık kağanlığı sırasında, devamlı savaş halinde oldu. Ülkesinin sınırları Hazar Denizi nden Hint Okyanusu na, Himalayalardan Sibirya ya kadar genişledi. Hun saldırılarına karşı inşa edilen Çin Seddi bile Oğuz Han ordularını durdurmaya yetmedi.
Nitekim Oğuz Han, bir seferde 320 bin kişilik bir orduyla Çin in içlerine kadar girerek Çin Hükümdarı Kao-Ti yi, ülkesinin kuzey bölgelerini Hunlara terk ederek, Hun devletine vergi ödemeye mecbur bıraktı. Çinliler, 58 yıl müddetle bu vergiyi ödedi. Oğuz Han M.Ö. 174 yılında ölmüştür. Oğuz Han ın Türkçe deki başka bir adının Alp Er Tunga olduğu, aynı ismin Çin kaynaklarında Mete olarak geçtiği rivayet olunur.

Oğuz Han, Oğuz Destanı nda şöyle tasvir edilir:
Samur omuzlu, kurt belli bir yiğitti. Gözlerinin içi nur, avuçlarının içi kandı. Kırk gün anasının sütünü emdi, bir daha emmedi. İki üç yaşında iken ata binmeye başladı. Yetişip aklı erer yaşa gelince Oğuz a haber verdiler ki yakın ormanda bir canavar türemiş, bir iki şehrin sürülerine ve insanlarına aman vermiyor. Ormana gitti, bir geyik buldu ve ortalıkta bir ağaca bağladı gitti. Ertesi gün gelince geyiği yenmiş buldu. Bu sefer bir ayı buldu, yine o ağaca bağladı ve gitti. Daha sonra geldiğinde onun da kemiklerine rastladı. Bu defa kendisi o ağaca dayanıp gecelemeye başladı. Hazır ava alışan canavar geldiğinde, başıyla Oğuz un kalkanına dokundu, dövüştüler; o, canavarı yendi, başını getirdi; komşu şehirler halkı düğün bayram ettiler. Büyükler bir araya gelip kendilerini bayrağı altında birleştirecek olanın bu Oğuz olduğunu anladılar. Hepsi onun çevresine toplandılar.

Bilge Kağan

Bilge Kağan, 683 yılında doğdu. Babası Göktürk Devleti ni yeniden kuran İlteriş Kutlug Kağan, annesi İlbilge Hatun dur. 8 yaşında babasını yitiren Bilge, 24 yıl boyunca Göktürk Devleti kağanlığı yapan amcası Kapağan Kağan ın elinde büyüdü. Bilge Kağan, amcası öldüğünde yerine geçen oğlu İnal ı devirerek 32 yaşında Göktürk Devleti nin başına geçti. Devletin yönetimini ele alan Bilge nin ilk işi iyi bir yönetim oluşturmak oldu. Bunun için, ordunun başına 31 yaşındaki kardeşi Kül Tegin i, vezirliğe de Tonyukuk u getirdi.

Bilge Kağan ın en büyük hayali milletini yerleşik hayata geçirip onları şehirlerde oturtmak idi. Ama buna vezir Tonyukuk karşı çıkarak, Türkler, Çinlilerin yüzde biri kadar bile değildiler. Su ve otlak peşindedirler. Avcılık yaparlar. Belli bir yerleri yoktur ve savaşçıdırlar. Kendilerini güçlü görünce, orduları yürütürler. Güçsüz bulunca kaçarlar ve gizlenirler. Çinlilerin sayı üstünlüklerini böylece etkisiz kılarlar. Türkleri surlarla çevrili bir kentte toplarsanız ve bir kez Çin e yenilirseniz, onların tutsağı olursunuz dedi. Bilge Kağan, bir dönem de Türkler arasında Budizm i yaymak hevesine kapıldı. Tapınaklar yaparak Türkleri Budist yapmak arzusunu taşıdı. Vezir Tonyukuk, bu düşünceye de karşı çıkarak, Budizm in insandaki hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa uğrattığını, kuvvet ve savaşçılık yolunun bu olmadığını, eğer Türk milletinin yaşaması isteniyorsa bu din ve tapınakların ülkeye sokulmaması gerektiğini söyledi. Bilge Kağan, çok itibar ettiği Veziri Tonyukuk un tavsiyelerine uyarak, aklından geçen bu planları yapmadı. Bilge Kağan döneminde Göktürk Devleti nin sınırları Çin in Şan-Tung ovasından, İç Asya da Karaşar bölgesine, kuzeyde Bayırku sahasından Ani ırmağı havalisi ve Batı Demir Kapı ya (Ceyhun Irmağı nın yakınında Semerkant-Belh yolu üzerinde) kadar ulaştı. Önce veziri Tonyukuk u sonra kardeşi Kül Tegin i kaybeden Bilge Kağan ı, Çinlilerle işbirliği yapan bakanı Buyrak Cor zehirledi. Yatağında hasta yatarken, kendisini zehirleten bakan ve yardımcısını öldürten Bilge Kağan, 25 Kasım 734 de öldü.
Bilge Kağan ın cenazesi 22 Haziran 735 tarihinde büyük bir törenle defnedildi.

KÜL TEGİN

Kül Tegin 684 yılında doğdu. Babası İlteriş öldüğünde ağabeyi Bilge 8, Kül Tegin ise 7 yaşındaydı. Ağabeyiyle birlikte amcası Kapağan Kağan tarafından büyütüldü. Bilge Kağan 32 yaşında ülke yönetimini ele aldığında, Kül Kegin de 31 yaşında onun yardımcısı oldu ve ordunun başına geçti. Ağabeyi ile birlikte ülkelerindeki isyanları bastıran Kül Tegin e ilişkin en sağlıklı bilgiler Orhun Abideleri nde yer alır.

Kül Tegin, 16 yaşında iken amcası Kapağan Kağan ile birlikte 50 bin kişilik Çin ordusuyla yapılan savaşa katıldı ve kahramanlığı ile dikkat çekti. Kül Tegin, 21 yaşında iken Çinli general Caca ile yapılan savaşta da yer almış ve üç atını kaybetmişti. Çinli askerlerin attığı 100 den fazla oktan kurtulmayı başararak, bu savaşın kazanılmasında büyük payı olduğu abidelerde yazılıdır.

Kül Tegin, 26 yaşında iken Göktürk Devleti ne başkaldıran Kırgızlara karşı düzenlenen sefere de katıldı. Sanga Dağı nın eteklerinde 710 yılında yapılan savaşta, Kül Tegin in savaşçılığı Çinlilerin de dikkatini çekti ve Çin kaynaklarında onu Yenilmez Savaşçı olarak gösterdiler.

Kül Tegin 27 Şubat 731 de 47 yaşında iken öldü. 1 Kasım 731 de kendisine büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Törene Çin, Tıtan, Tatabı, Tibet, İran, Soğd, Buhara, Türgiş, Kırgız ve diğer devlet boyları da katıldı.

Satuk Buğra Han

Abdülkerim Satuk Buğra Han ilk Müslüman-Türk hükümdarıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü. Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehir ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak Kadır Hanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi. Artuç bölgesi, Nasır bin Ahmed'in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç'un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed'le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Müslüman oldu. Abdülkerim adını aldı.

Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı. İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp şehri fethetti. Amcası Oğulcak Kadır Hanı öldürerek Karahanlı tahtına oturmayı başardı.
Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü'l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk Buğra Hana yol gösterip teşvik ettiler.

Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han, Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galip geldi. Bundan sonra 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu.

955 (H.344) senesinde Kaşgar civarında bulunan Artuç kasabasında vefat edip oraya defnedildi.
Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pek çok İslam alimi gelip, İslamiyeti doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu Baytaş Süleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir.

BABÜR ŞAH

Osmanlı İmparatorluğunun, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında, yüz ölçümü 8 milyon kilometrekarelik bir araziye sahip olduğu XVI. yüzyıl, Türk tarihinin altın devirlerinden biridir. Çünkü bu dönemde, 5 milyon kilometre yüz ölçümü olan Hindistan da da bir Türk İmparatorluğu kurulmuş bulunuyordu. Hindistan; zenginliği, enginliği esrarla dolu bir dünya olarak, insanlık aleminin hayalinde her devirde yaşamış bir kıtadır. Asırlar boyunca Hindistan a bir sel gibi akınlar olmuş, birçok kavimler Hindistan ın her bucağında medeniyetler kurmuşlardır. Arîler, Persler, Büyük İskender ve nihayet Türkler, Hindistan topraklarına girerek birçok devletler meydana getirmişlerdi. Bu devletlerin içinde Hindistan ın en büyük medeniyetini Babür Şah ve oğulları kurmuştur.

Hindistan ın büyük fatihi Babür Şah Ferganalı bir Türk tür. Babür, Türk Barlas Kabilesine mensup olup, Timurlenk in torunudur. Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza nın oğludur. 14 Şubat 1483 tarihinde Batı Türkelinde bulunan Fergana nın Andican kasabasında dünyaya gelmiştir.
O zamanlar Timurlenk in kurduğu devlet parçalanmış, torunları ayrı ayrı devletler kurmuşlardı. Bunlardan Ebu Said, Maveraünnehir de, Hüseyin Baykara Horasan da, Babür ün babası Şeyh Mirza ise Fergana da hükümdar bulunmakta idi. Şeyh Mirza nın son zamanlarında kardeşler arasında kavga başlamıştı. Bu iç mücadeleler devam ederken 1494 tarihinde Şeyh Mirza vefat etti. Babür Şah, 11 yaşında babasının tahtına oturduğu zaman amcası Semerkant Hanı Sultan Ahmet ve dayısı Taşkent Hanı Mehmet Fergana ya hücum etmekte idiler. Babür, babasının kudretli kumandanları sayesinde bu tehlikeyi atlattı. Fakat Babür ün gençlik hayatı, bundan sonra, tehlikeli ve pek heyecanlı maceralarla geçti. Her hadise, zekî ve cesur olan Babür ün tecrübesini arttırmakta idi. Babür, büyük atası Timur un muhteşem hükümet merkezi olan Semerkant ı zaptetmeğe muvaffak oldu. Fakat Özbeklerin Hanı Şeybânî ye mağlup oldu. Fergana Hanlığını kaybedip etrafındaki askerlerin dağılmasını önleyemedi. Tek başına kalan bu genç Han, Pamir Dağlarına çekildi. Büyük bir felakete uğramış olmasına rağmen ümidini kesmedi. Yanında bulunan birkaç kişi ile bir Türk kadınının evinde saklandı. Bu kadının kardeşi, Timurlenk le Hindistan seferlerine katılmış ihtiyar bir askerdi. O gün için aksakallı bir savaşçı olan tecrübeli koruyucusu, durmadan, Hindistan ın zenginliğini, buraya ait efsaneleri, Hind in eski tarihini her gece Babür e anlatıyordu. Babür de bunları can kulağı ile dinliyordu. Edebiyata da ilgisi olan Babür, bu defa tarihe merak sardı. Atası Timur un tarihini bularak okumaya başladı. Ruhunda yepyeni bir mefkure alevlenmişti: Hindistan ı zaptetmek, orada büyük bir Türk İmparatorluğu kurmak... Esasen kendisine, yeni bir devlet kurmak, kurabilmek için lazım olan özellikler mevcuttu. Bu idealle, Babür; Horasan İllerindeki Türklere haber gönderdi. Kısa bir süre içinde etrafında 20,000 cesur ve yiğit bir asker kalabalığı toplamaya muvaffak oldu. Bu ordu ile Hindikuş Dağlarını aşarak Afganistan ın merkezi olan Kabil şehrini zaptetti. Artık, Hindistan ın kapısında karargahını kurmuş bulunuyordu. Saka Türkleri, Hun Türkleri, Gazneli Türkler ve hatta Timurlenk bu noktadan geçerek Hindistan ı istila etmişlerdi. Babür ün talihine yeni bir güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı. Kabil de kendisini şah olarak ilan etti. Bu sıralarda da en büyük düşmanı olan Şeybanî de, düşmanları tarafından öldürülmüştü. Böylece Hindistan seferi hazırlıklarına başlamak için en önemli engel ortadan kalkmış oluyordu. O zamanlar Hindistan ın Pencap valisi bulunan Devlet Han, Hindistan ın Delhi hükümdarlarından Sultan İbrahim ile bozuşmuş olduğundan Babür Şah ı, Hind Seferine teşvik etmekte idi.
Bunun üzerine Babür Şah Delhi Sultanına, bu ülkenin, atası Timurlenk ten kendisine miras kaldığını bildirdi. Bu haber Sultan İbrahim e ulaştırıldığı sıralarda Babür Şah, Hindistan a sefer yapacak olan ordusunu da hazırlamış bulunuyordu. Ordusunda kuvvetli bir de topçu bataryası vardı. Kuvvetleri 13,000 kişiyi bulmuştu. Hindistan Hükümdarı Sultan İbrahim in ordusu ise 100,000 kişi idi. Hind ordusunda 1000 kadar da fil bulunmaktaydı. Türk ordusu Hayber geçidini aşarak Hindistan ın Pencap bölgesine girdi. Türk askerleri, ataları gibi çelik miğfer ve elbiseler giyinmiş, vakurane bir surette, efsaneler diyarı olan Hindistan içlerine doğru ilerliyorlardı. Türklerin Sind nehri boylarından ilerlemekte olduğunu haber alan Sultan İbrahim, ordusunun başına geçti. İki taraf kuvvetleri, Hindistan ın Panipat mevkiinde karşılaştılar.

Babür Şah; uzun hortumlu, dev cüsseli fillerin ağır ağır üzerlerine geldiklerini görünce, bu ağır kuvvetlere mukavemet için ordusunun, önüne birçok arabalar dizdirip bunları zincirlerle birbirine bağladı. Aralarına da topları yerleştirdi. Böylece iki ordu 21 Nisan 1526 tarihinde kanlı bir savaşa giriştiler. Kılıçlar oynuyor, kalkanlar ses veriyor, Türklerin yıldırımı andıran naraları Hindistan semasına yükseliyordu. Bu yiğit sipahilerin önünde durmak ne mümkündü. Kısa bir zaman içinde Hind kuvvetleri birbirine karıştı. 25,000 ölü verdiren Türk askerleri bu savaştan muzaffer olarak çıktılar. Türk süvarileri kaçanları kovalayarak Delhi şehrine girdi. Aynı yıl içinde Osmanlı Türkleri de Mohaç Meydan Muharebesini kazanarak bütün Macaristan ı fethetmişlerdi.

Babür Şah, Hind in büyük şehirlerinden olan Delhi ye girdiği zaman şehirde bulanan Ulu Cami de cemaatla birlikte namaz kıldı. Kendisini Hind Padişahı olarak ilan ettiler. Babür ün oğlu Humayun da öncü kuvvetlerle ilerleyerek Hind in meşhur bir şehri olan Ağra yı zaptetmişti. Humayun, Sultan İbrahim in Ağra da bir eve sığınmış olan ailesini esir aldı. Bunlara fazlasıyla saygı gösterdiğinden Sultan İbrahim in eşi, bütün mücevherlerini Humayun a hediye etti. Bu mücevherler içinde bir tek taş pırlanta vardı ki bu pırlanta Hind Türk padişahlarının giydiği taca konuldu. Bu pırlantaya Avrupalı kuyumcular 880,000 İngiliz lirası kıymet takdir etmişlerdi. Babür Şah ın eline Hindistan ın hadsiz hesapsız servetleri geçti. Fakat gözü pek tok olan Babür Şah, bütün bu hazineleri askerlerine dağıttı. O zamanlar Hindistan da bir çok Müslüman Hint racaları hükümet sürmekte idiler. Türkler bu racaları teker teker kendi hakimiyetleri altına alarak ilk defa Hindistan ın birliğini temin ettiler. Bu racalarla mücadele tam beş yıl sürmüştü. Babür Şah, bu zaferleri neticesinde, Hint-Türk İmparatorluğu nu kurmaya muvaffak oldu.

Babür Şah iyi ruhlu cömert ve adaleti sever bir Türk hükümdarı idi. Devlet kuruculukta müstesna bir zekaya sahip olan Türkler, Hindistan da da kuvvetli bir devlet teşkilatı kurdular. Hakimiyetlerine aldıkları çeşitli kavimlerin vicdan ve hürriyetlerine büyük saygı gösterdiler. Hindistanlılar dinlerinde ve adetlerinde serbest bırakıldı. Hindistan ın her bucağında Türk kanunları hakim olduğundan halk saadete erişti. Bunun neticesi iktisadi hayatta bir faaliyet görüldü. Türkler zamanında Hindistan da çok kuvvetli bir medeniyet meydana geldi. Hindistan ın her tarafı, imar edilerek mermerden saraylar, camiler, köprüler ve birçok hayır müesseseleri meydana getirildi. Hint in her tarafına yollar açıldı. Benares, Ağra, Delhi şehirleri cihanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. Mimar Sinan ın kalfaları Hindistan a gelerek birçok abideler meydana getirdiler. Babür Şah tan sonra gelen Türk hükümdarları zamanında yapılan Taç Mahal Türbesi, Hümayun Türbesi, Türk Sultanı denilen beş katlı Saray ve İnci Camii, Hindistan ın en büyük sanat eserleri arasındadır. Babür Şah, kuvvetli bir şairdi de... Hindistan hatıralarına ait bir de eser yazmıştır. Buna Babürnâme denilmektedir. Babür Şah, bütün şiirlerini öz Türkçe ile yazmıştı. Bu şiirlerde canlı, ince ve neşeli bir ruh hakimdir. Şiirleriyle aşkı pek güzel bir şekilde terennüm etmiştir.

Bir şiirinde şöyle demektedir:
Canımdan başka yâr-ı vefadâr bulmadım
Gönlümden başka mahrem-i esrâr bulmadım
Canım kadar başka dil-i efkâr görmedim
Gönlüm gibi gönlü giriftâr görmedim
Bir rubaisinde de şöyle diyor:
Aşkınla gönül haraptır ben ne ideyim
Hicrinle gözüm pür âbdır ben ne ideyim
Cismim bükülmüştür ben ne ideyim
Canımda çok ıstırap vardır ben ne ideyim.

Hindistan da büyük imparatorluk kuran büyük devlet adamı ve şair Babür Şah, 26 Aralık 1530 tarihinde Agra da ölmüş ve cenazesi sonradan Kâbil e götürülerek şehir dışında mükemmel bir türbeye gömülmüştür.
Babürnâme adıyla Çağatay Türkçe si ile hatıralarını yazdığı eser, Abdurrahman Han tarafından Farsça ya ve Pavet de Courteille tarafından da İngilizce ye çevrilmiştir. Bundan başka Türkçe ve Farsça şiirleri, bir aruz risalesi, Mübîn veya Mübeyyen adlı manzum bir fıkıh kitabı da vardır. Kurduğu, büyük devlet ise 1858 yılında İngilizlerin Hindistan ı istilası ile sona erdi. Aynı topraklar üzerinde bugün, kardeş Pakistan ve Hindistan hakimiyeti devam etmektedir.